Bu ülkede siyaset artık liyakat, birikim, vizyon ya da toplumsal fayda üretme kapasitesi üzerinden yürümüyor. Ölçü tek: Kimin yanında duruyorsun? Kime yakınsın?
Hatta öyle bir düzen ki, yetkinliğin değil, bağlantıların yürüyor; Allah'ın “yürü ya kulum” dedikleri de işte tam bu yüzden yürüyor.
Araklı son yıllarda bu çarpıklığın adeta laboratuvarı gibi.
Üç dönem belediye başkanlığı yapan Recep Çebi, 15 yılda ilçeye ne bıraktı diye bakıyorsun:
*Çöp sahasıyla hafızalara kazınan bir ilçe,
*Doğal dokusu maden ruhsatlarıyla delik deşik edilmiş yaylalar,
*Gençlerin göç ettiği, üretimin değil tüketimin teşvik edildiği bir ekonomik yapı…
Yani kâğıt üzerinde geçen yıllar çok; geride bırakılan eser yok.
Üç dönem sınırına takılınca yönünü milletvekilliğine çevirip “Kulis çalışmaları”na başlaması ise siyasi kariyer mühendisliğinin en somut örneklerinden biri.
İlçesine yön veremeyen birinin ülke siyasetine yön vereceğini düşünmek…
Gerçekten insanın aklıyla alay edilmesi gibi.
Ama maalesef Türkiye’de son yıllarda “gelen gideni aratıyor” siyaseti öylesine kökleşti ki, böyle bir hedef bile artık kimseye şaşırtıcı gelmiyor.
Yeni başkan Hüseyin Avni Coşkun da umut vermek yerine kafa karıştırıyor.
İlk icraatlarından biri, Araklı’dan arsa alan Arap turistleri “yatırım yaptıkları için” tebrik etmek oldu.
Sanki Araklı’nın geleceği, eğitimli genç nüfusu ilçede tutmak, üretimi artırmak, istihdam yaratmak ya da kültürel mirasını korumak değilmiş de; yabancıya arsa satmakmış gibi.
Bu yaklaşım, ilçeyi “ekonomik proje alanı” değil, “arsa pazarı” olarak gören bir zihniyetin işaretidir.
Üstelik yetmezmiş gibi, toplumsal şiddet üzerine yaptığı açıklamalar da tam bir kavram karmaşası.
Kadına yönelik şiddet dünyanın en ciddi sorunlarından biri.
Veriler ortada: Şiddetin büyük kısmı kadınlara karşı, hem de çoğu aile içinde işleniyor.
Buna rağmen çıkıp
“Erkeklere üç kat fazla şiddet uygulanıyor”
gibi bilimsel zemini olmayan bir iddiayla meseleyi sulandırmak, sorunun odağını kaydırmaktan başka bir şey değil.
Şiddet istatistikleri böyle yorumlanamaz; çünkü aile içi şiddet, toplumsal baskı, güç ilişkileri, kırılgan grupların korunması,
gibi kavramların hepsi farklı düzlemlerde incelenir.
Kadınların “zarif yaratıldığı için gündemde olduğunu” söylemek ise hem bilimsellikten uzak hem de toplumsal eşitsizliği meşrulaştıran tehlikeli bir yaklaşım.
Bu mesele cinsiyetler arası bir rekabet değil; güç-suç ilişkisini doğru analiz etme meselesidir.
Özetle:
Araklı’nın sorunu yöneticilerin kim olduğu değil; neye inandıkları, neyi savundukları ve neyi çözmeye çalıştıklarıdır.
Siyasetin özüne döndüğü, popülizmin değil aklın konuştuğu bir anlayış gelişmediği sürece de değişen sadece isimler olur, sonuçlar aynı kalır.