Yoksulluk, çoğu zaman bir kader gibi sunulur. ‘Her devirde fakir olur’ denir, sanki doğal bir şeymiş gibi. ‘Fakirlik, Allah’ın sevgisine mazhar olmanın yoludur’ şeklinde anlatılır, sanki bir erdemlikmiş gibi. Nasıl olsa fakirliği övmek, onun içinde yaşamaktan kolay.
Oysaki yoksulluk kader değildir…
Yoksulluk, yanlış politikaların, adaletsiz gelir dağılımının, fırsat eşitsizliğinin ve umursamazlığın bir sonucudur.
Ne yazık ki günümüzde, yoksulluğu bitirmek değil, yönetmek tercih ediliyor. Yani yoksulluğu ortadan kaldıracak kalıcı çözümler yerine, yoksulların sesini kısmaya yetecek kadar yardım yapıyor.
Türkiye ekonomisine yönelik 2026 yılı hedef ve politikalarının yer aldığı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı, Türkiye’deki derin yoksulluğun boyutunu gözler önüne seriyor. Sosyal yardıma muhtaç yurttaş sayısı, ‘Yoksulluğun itirafı’ niteliğini taşıyor. Rapora göre sosyal yardım alan hane sayısı 4,5 milyondan fazla. Evet 4,5 milyon hane. Kabaca 18 milyon insan.
Bir torba kömür, bir koli gıda, birkaç yüz lira sosyal destek…
Evet, bu yardımlar belki bir sofrayı bir günlüğüne doyuruyor, ama o sofranın neden boş olduğunu sorgulamıyor.
Yoksulluğu yönetmek, adaletsizliği sürdürmenin en sessiz yoludur. Çünkü yardım alan insan, geçici olarak rahatlar ama sistem değişmediği sürece yeniden yoksullaşır.
Gerçek çözüm, yardım etmek değil, yardıma ihtiyaç bırakmamaktır.
Bir toplumun gücü, zenginlerinin servetiyle değil, en yoksulunun onuruyla ölçülür. Eğer bir ülkede insanlar aç ve üşüyerek yatağa giriyorsa, orada ekonomik büyümeden değil, adaletsizlikten söz etmek gerekir.
Ülke olarak, yoksulluğu yönetmeye değil, yoksulluğu bitirmeye talip olmalıyız. Bunun yolu da insanca yaşamı bir lütuf değil, bir hak olarak görmekten geçer. Eşit eğitim, adil gelir dağılımı, erişilebilir sağlık ve güçlü bir sosyal devlet…
Unutmayalım; Bir ülke, ancak en zayıf vatandaşının yüzü güldüğünde gerçekten güçlü olur…