ARAPLARIN FUTBOLA YATIRIMI VE ANILARIM!..
Dünya, başta Suudi Arabistan olmak üzere, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin kulüplerinin futbola yaptıkları yatırımı konuşuyor. Özellikle Katar’ın 2022 Dünya Kupası’nı organize etmesinden sonra Arap Yarımadasında inanılmaz gelişmeler yaşanıyor. Suudi Arabistan kulüpleri, dünyanın en önemli futbolcularını bünyelerinde topluyor. Açılımı Christian Ronaldo yapmıştı. Ardından Messi ve Mpappe transfer edilmek istendi, Karım Benzama yine bu ülkeyi tercih etti. Milyarlarca dolar, dünya futbolunun yıldızlarına akıtılıyor. Aslında futbolda büyük paraların döndüğü ülke önce Çin’di ama şimdi Suudi Arabistan kulüpleri, sosyalist geçinen ama kapitalizmin kalelerinden Asya ülkesini çok gerilerde bıraktılar. Suudi Arabistan’da Futbol Federasyonu 1958 yılında kuruldu ve FİFA tarafından kabul edildi. Katar’da 1960 yılında kurulan Federasyon, BAE’de ise 1970’de hayat buldu. Bu tarihlerden önce, kuşkusuz futbol bu ülkelerde nüfusun büyük oranı tarafından günah kabul ediliyordu.
***
KALECİLERİN HAVADA ASILI KALDIĞINI SANDIĞIM MAÇ
Bu günah kabul etmenin nedeni ise Müslümanlar arasındaki iktidar savaşında Hz. Ali’nin oğlu Hz.Hüseyin’in başının kesilmesi ve bu başa tekmeler atılması olarak gösterilir. Oysa futbolun milattan önceden itibaren oynandığını çok sonraları öğrendi Türkiye toplumu… Bu anlayış ülkemizde de özellikle kırsal kesimlerde ve şehirlerde sonradan ortaya çıkan tarikatların ve cemaatlerin etkisindeki gecekondularda kabul görürdü. İslam cahili kesim, futbol oynamanın dinen caiz olmadığına karar verir, bunu tüm halka empoze ederdi. Ben de futbolu çok severdim. Kalecilik yapmak ise inanılmaz haz, mutluluk verirdi bana… Bunun nedeni de henüz 5-6 yaşlarında ağabeyim beni Samsun’da Samsunspor ile Eskişehirspor maçına götürmüştü. Futbolun böylesine dev insanlar (!) tarafından oynandığına ilk kez tanıklık ediyordum ama sahada futbolcuların ne yaptığını pek anlayamıyordum. Kalecilere ise hayran kalmıştım. Sanki kuş gibi uçup, havada asılı kalıyorlardı. Üç direk arasında inanılmaz kurtarışlar yapıyorlardı. Kendimi birden o kalecilerin yerine koydum.
***
FUTBOL TOPUYLA YATIYOR, ONUNLA UYUYORDUM
Samsun’dan döndüğümde köyümüze gittim. İlk okulu köyde okumuştum. Babam ise Numune Hastanesinde dahiliye laboratuvarında çalışıyordu. Hafta sonları köye gelirdi. Ben küçük bir top almıştım. Fındık bahçemizde ya da harmanda akrabalarımızın çocuklarıyla futbol oynardık. Trabzonspor yeni kurulmuştu. Ben hep kaleye geçmek isterdim. Eğer ikişer kişilik takım kuramamışsak, bir ya da iki arkadaşım iki fındık ocağı arasını kale kabul ederek, bana şut atarlardı. Yerden yere atlardım. Otların üzerinde hiçbir yerimin acıdığını hissetmezdim. Babam top aldığımı ve kalecilik yaptığımı öğrendiğinde çok kızdı ve bir daha oynamamamı istedi. Bu futbolun Hz.Hüseyin’in başıyla oynanarak bulunduğunu söylüyordu. Büyük (Kebair) günah işlediğimizi söylüyordu ve kesin bir şekilde yasaklamıştı. Oysa ben topumla uyuyor, babamın bulunmadığı zamanlarda sabah akşam yerden yere uçmaya başlıyordum. Trabzonspor’un da maçlarının sonucunu radyodan öğreniyorduk. O zaman takım 2’nci Ligdeydi ve biz ancak sonuçları alabiliyorduk. Kazanınca mutluluktan uçuyor, kaybedince üzüntüden ağlıyorduk. Ama hep, “Bir gün Trabzonspor kalesini koruyacağım, hiç gol yemeyeceğim ve takım da yenilmeyecek” diye uçuk hayallerin peşinden koşuyordum.
***
YARA BERE İÇİNDE KALIRDIM AMA SEVEREK UÇARDIM
Sonra Trabzon’a taşındık. Sothka mahallesinde henüz 11 yaşlarında sahiline indiğimde futbol oynayan büyükleri, gençleri ve çocukları görürdüm. Bir gün mahallenin çocukları (12-15 yaş arası) arasında futbol maçı vardı ama bir kişi eksikti. Bahattin Güneş de (Şenol Güneş’in kardeşi) tıpkı ağabeyi gibi çok iyi kalecilik yapıyordu. Takımın kalesinde de o vardı. Ama bir kişi eksik olunca, kenarda izleyen bizlere, “Futbol oynayan biri var mı, takım eksik, tamamlasın” diye bağırdılar. Ben hemen öne çıktım ve, “Kalecilik yaparım, futbol oynamam” dedim. Bunun üzerine, “Bahattin sen ileri geç, kaleye gir bakalım yapamazsan çıkarırız takımdan” dedi bizden biraz büyük bir çocuk… Neyse kendimi göstermek için paralanıyordum. Yerden yere atlıyor, mıcırlar her tarafıma batıyor, toprak toz duman oluyor ama ‘banamısın’ demiyordum. Kaleciliğim beğenilmişti. “Bundan sonra takımın kalecisi ol, Bahattin ilerde oynar” dediler. Bahattin zaten santrafor olarak da çok iyiydi ve sonrasında bu bölgede Yolspor ve ardından Trabzonspor amatör takımına ve nihayet A takıma yükselmişti. Sonra adam yokluğundan stoper ve sağbek oynatıldı ama gerçekte çok iyi santrafordu.
***
FUTBOL YÜZÜNDEN ÇEKTİĞİM EZİYETLER
Önce Sotka, sonra da Erdoğdu Mahallelerinde Arnavut kaldırımlarının üzerinde, sert toprak zeminde, taşlarla belirlediğimiz iki kale direği arasında yerden yere atlıyordum. Diz kapaklarım, kalçalarım, kol dirseklerim yara bere içinde kalıyordu. Ayakkabılarım yıpranıyor, pantolonlarım yırtılıyordu. Ama futbol oynamama ölümüne karşı olan babam, benim marifetlerimi öğrendikçe dayak atıyor, değnekle peşime düşüyor, evin kabukluğunda, başka evlerin teraslarında kalmak zorunda hissettiğim nice zamanlar yaşadım. Babam hem Hz. Hüseyin’in başıyla oynanması, hem de ayakkabı ve elbiselerin yıpranmasının yarattığı masraf kapısından dolayı bana şiddetle karşı çıkıyor ve evlatlıktan reddedeceğini söylüyordu. Annem, ablalarım beni korumak istiyor ama baba şiddetinden kurtulamıyordum. Bir dönem ağabeyim Trabzon’da iki yıl görev yaptı. Babamın bana şiddet uygulamasını engelledi. Ben de kaleciliğimi iyice geliştirdim. O dönemleri hatırlayanlar bilir. Tekniğim çok iyi değildi, çünkü her hangi bir takımda lisansiyer olamamıştım. Yani teknik çalışmaları yapamıyordum. Ama mangal gibi yüreğim, korkusuzluğum, 1.90 cm boyum ve parmaklarımı açtığımda 27 cm’ye ulaşan büyük ellerim vardı.
***
ÖZYAZICI VE SÜMER FARKIMA BİR TÜRLÜ VARMADI(!)
İzin zamanlarımızda ya da okuldan kaçınca soluğu Hüseyin Avni Aker’de alırdık. Trabzonspor’un idmanları olurdu. Kale arkalarında dururdum. Teknik direktör Ahmet Suat Özyazıcı ya da Özkan Sümer olurdu. Ben kale direğinin hemen yanından, futbolcuların attıkları ve auta giden şutlara uçar, yakalamaya çalışır, sonra sahaya atardım. Hayalim, “Ahmet Suat Özyazıcı ve Özkan Sümer’den biri benim uçuşumu, topu yakalayışımı görür ve gel sen de Trabzonspor’da oyna” derler şeklindeydi. Ama hiç böyle bir durum söz konusu olmadı. Eve gittiğimde, yatıp uyuma moduna girene kadar Trabzonspor’un kalesini nasıl da koruduğumu ve hiç gol yemediğimi düşlerdim. Avrupa’nın en büyük takımlarını dize getirirdik düşlerimde… Beni transfer etmek istediklerinde, “Trabzonspor’dan başka takımda forma giymem” derdim bu bile mutlu olmama yeterdi. Söylediğim gibi hayallerim bir gün Şenol Güneş gibi Trabzonspor kalesini korumaktı.
***
LİSANSİYER OLAMADIM AMA EN İYİLERLE OYNADIM
Lisenin bahçesinde iki takım oluşturmuştuk. Benim dışımda herkes lisansiyerdi. Trabzonspor genç takımı, Yolspor, İdmanocağı, İdmangücü, Erdoğduspor, 24 Şubat gibi takımlarda forma giyen Trabzon’un en yetenekli gençleriyle karşılıklı maçlar yapardık her Cumartesi ya da Pazar günü… Kaleciliğim beğenilirdi. Düşünün ki bizim takımda Kepçe lakaplı İdmanocağı takım kaptanı Mustafa vardı. O libero oynuyor, ben kalecilik yapıyordum. Birçok arkadaşım da kendi takımlarında lisans çıkarıp, kalecileri olmamı istiyordu. Ama babamın muvafakatnamesi olmadan lisans çıkarmam olanaksızdı ve canım çok yanıyordu. Bu arada ağabeyim de çok iyi basketbol ve voleybol oynuyor, hem beden eğitimi öğretmenliği, hem de bu iki spor branşında Coac’lık (antrenörlük) yapıyordu. Trabzon’dan ayrılacaktı. Onun aracılığıyla basketbol ve voleybola da merak salmıştım. Yine lisenin bahçesinde basketbol oynamak en büyük hobilerimden biriydi.
***
BABA KORKUSUNDAN SALON SPORLARINA YÖNELİŞ
Ağabeyim bana, “Adnan ben de gidiyorum. Bu babamızdan sana rahat yok. Gel al şu basketbol topunu, sana bir de salon eşofmanı, kaleciliği bırak, basketbol oyna” diye nasihat etti. Onun verdiği basketbol topuyla ve eşofman takımıyla sürekli basket oynamaya başladım. Ama kalecilik içimde uhde kalmıştı. Yine arkadaşlarla fırsat buldukça sürekli oynuyorduk. Yaşım 18-19’u bulmasına rağmen baba tedirginliğinden bir türlü lisansiyer kaleci olamadım. Ama Erdoğduspor’da basketbol ve voleybol lisansı çıkardım. Hentbol de Trabzon’da hayat bulunca bir de bu branşta oynamaya başladım. Bu üç branşta iyi işler yapmaya başlamıştım. Özellikle hentbolda solak olmanın da etkisiyle en iyiler arasındaydım. İdmangücü’ne transfer oldum. Askerden sonra ise tüm sporlardan koptum ve tesadüfen gazeteciliğe başladım. Trabzonspor kalesini koruma hayallerim belki de babamın katı ve asla uzlaşmaya açık olmayan tutumu nedeniyle hiç gerçekleşmedi ama sonuçta spor gazetecisi olarak bu kulübü 40 yılı aşkın süredir takip etmenin de keyfini ve zorluklarını yaşadım.
***
İSLAM DÜNYASI FUTBOLU KEŞFETTİ DE!...
Şimdi yeniden başa döneyim… Ne yazık ki 1960’lı, 70’li yıllarda iletişim neredeyse hiç yoktu. Gazeteler vardı, bir de radyolar… Sonra TV’ler çıktı ortaya… Ama Suudi Arabistan, BAE, Katar, Suriye, Irak, İran ve İslam dininin kaleleri olan ve şeriatla yönetilen ülkelerde futbol adına neler yaşandığından ülkemizde büyük halk kitlelerinin haberi yoktu. Yobaz tarikat ve cemaat şeyhleri de, futbol üzerine, “oynanması kebayir günah’ fetvası veriyordu. Babam da bunların etkisiyle bize acımasızca yasak koydu. Oysa şimdi bakıyoruz da Suudi Arabistan başta olmak üzere tüm Arap ülkeleri futbolu kullanmak, onun aracılığıyla dünyada kabul görebilmek için100 milyarca doları tesislere, teknik adamlara, futbolculara vermekten adeta mutluluk duyuyorlar. Futbol aracılığıyla kendilerini meşrulaştırma çabası gösteriyorlar. Türkiye’de de FETÖ, İslam dinini kullanan çevrelerde futbolu ilk keşfeden olmuştu. Teknik adamları, futbolcuları, kulüp yöneticilerini, taraftar kitlelerini etkileri altına almakta bir sakınca görmemişlerdi. İsmailağa Cemaati gibi kadına çarşafı, erkeğe sarık, cüppe ve şalvarı layık gören cemaat de Aykut Demir ve benzeri futbolcuları kullanmak, onların kazandığı paradan pay almak için elinden geleni yapıyor. Artık dini çevreler, “Futbol caizdir” demekten geri durmuyorlar…
Tüm bunları görünce yaşayınca da, “Ahhhh babam ahhh, Bu Arap Yarımadasındaki ülkeleri, sen ve senin gibileri etkileyen bu tarikat ve cemaat şeyhlerini bir görseydin, futboldan nasıl nemalanmaya çalıştıklarına bir tanık olsaydın ne güzel olurdu. Benim önümü kesmezdin ve belki de şu anda futbolun içinde farklı bir yerde olurdum” demekten kendimi alamıyorum. Bir de bu Suudilere, “Sizler zamanında Pele’yi, Didi’yi, Puskas’ı, Di Stefano’yu, Esobiyo’yu, Cruyff’u, Beckenbauer’i falan transfer etseydiniz de biz de o dönemlerde babamızın da teşvikiyle gönül rahatlığıyla futbolu doyasıya oynasaydık, her gün dayak yeme endişesiyle evimizin yolunu tutmasaydık olmaz mıydı?” diye hayıflanmaktan kendimi alamıyorum…
Ama haksız mıyım?
Yorumlar 2
Kalan Karakter: