HERKES KESER GİBİ KENDİNE YONTMA PEŞİNDE
Futbol dünyasında herkes adaletten, eşitlikten, barıştan, kardeşlikten, centilmenlikten söz eder ama neredeyse hiç kimse bunların bir tekine bile saygılı değildir. Bunlar sadece kendi çıkarlarına dokunulduğunda gerekli laf kalabalığından başka bir anlam ifade etmez dünya futbolunun içindeki bireyler tarafından… Bu konuda son günlerde birkaç olay yaşandı. Bunlardan birisi Romanya’nın başkenti Bükreş’te oynanan UEFA Konferans Ligindeki Dinamo Kiev-Beşiktaş maçından sonra Ukrayna ekibi teknik direktörü Mircia Lucescu’nun sözleriyle yaşandı. Lucescu maçtan sonra yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Hala bir şansımız var. Bugün teknik ve fiziksel açıdan bizden daha iyi olabilecek güçlü bir rakibe karşı iyi oynadık ama oyun organizasyonu, adanmışlık ve birliktelik sayesinde onlara karşı iyi oynadık. Beşiktaş’a karşı değil, Afrika milli takımına karşı oynadık… Gambiyalı, Kongolu, Ganalı, Angolalı… Kulüpte yetişmiş 11 oyuncuyla böyle bir takıma karşı oynamak çok zor.”
İlk bakışta aslında bize hoş gelmesi gereken sözler bunlar… Biz de Türk takımlarının sahadaki 11’inde çok sayıda yerli oyuncu olmasını ister, böylesine yabancılaşmış bir takımlar kümesinden kurtulmak isteriz. Ama Lucescu’ya ne oluyor. Sanırım Shaktar Donetsk’i çalıştırırken, Ukrayna’da yabancı sınırlaması kaldırıldığı için 25 civarında Afrikalı, Avrupa’lı, Brezilyalı, Arjantinli vs. futbolcuyla kadrolarını şişirdiğini, kulüplerinin bunlara 100 milyonlarca Euro ödediğini ve rakiplere karşı böylesine yabancılaşmış bir ekiple mücadele ettiğini ne çabuk unuttu Eeee, Lucescu bu, onu Türkiye’den tanırız ve keser olmayı tercih etmiştir çıkarları gereği… Yani ‘Hep bana hep bana’”
***
YA BEŞİKTAŞ’IN TALEBİNE NE DEMELİ?
Peki Dinamo Kiev’i 3-2 yenen ve Avrupa’da sükse yapan Beşiktaş’a ne demeli… Süper Ligin yeni takımı Pendikspor ile kendi sahasında 1-1 berabere kalınca kaçan iki puanı bir türlü hazmedememiş ve, “Maç tekrarlansın” diye TFF’ye başvuruda bulunmuş… Peki neden? Çünkü Masuaku’nun kornerden gönderdiği top Colley tarafından filelere gönderildikten sonra yardımcı hakem, bayrağını kaldırıp, topun dışarıdan geldiğini söylemesi ve bu golün iptal edilmesinden dolayı böyle bir talepte bulunuyor. Peki Beşiktaş’ı yönetenler, teknik kadro ve profesyonelleri top auta çıkmamışsa bile bunun bir kural hatası değil, hakem hatası olduğunu bilmiyor mu? Kuşkusuz bal gibi biliyorlar da, amaçları üzüm yemek değil, bağcı dövmek… Yani, “Bakın hakem puanımızı çaldı, gelecek maçlarda bu puanımız hak etmediğimiz bir maçta bize iade edilsin” şeklinde bir düşüncenin kağıda dökülmüş şekli bu itiraz… Aynı Beşiktaş’ın teknik direktörü Şenol Güneş bu sezon başında bile deprem felaketine uğramış takımlar üzerinden polemik yaratıp, kendini küçültmemiş miydi? Bir Trabzonlu isim olarak yaptığı açıklamalarla bizleri de utandırmamış mıydı? Bu Beşiktaş tüm birimleriyle geçen sezon yaşanan deprem felaketinden sonra TFF’nin aldığı hatalı ya da doğru kararlara isyan etmemiş, felakette canını vermiş 50 binin üzerinde yurttaş ve evleri, iş yerleri harabeye dönen milyonların acılarını katmerleştirmemiş miydi? Sonuçta onlar da, ‘hep, bana, hep bana’ demeyi alışkanlık yapmış, keser gibi sadece kendilerine yontma peşindeler yani…
Bu kafa futbol dünyasında barış zemininin oluşmasına asla izin vermez. Bunun için keser değil, hızar olmak gerekir. Yani, “Bir sana bir bana” diyebilmeli bu güzel oyunun içindeki aktörler… Kapitalist kafayı taşıyanlardan da bu asla beklenmez…
***
BU KADAR BÜYÜK PLANLAMA HATASI OLUR MU?
Ertuğrul Doğan, Trabzonspor’da başkanlık koltuğuna oturduktan sonra, “Biz geçen sezon transferde planlama hatası yaptık. Hem oyunculara çok yüksek paralar ödedik, hem şampiyon takımı gereksiz yere dağıttık, hem de kampa tüm transferleri yetiştiremedik. Ama gelecek sezon için tüm transferler kampa yetişecek” demişti. Ne yazık ki kamın başında çok az oyuncu transferi yapılmıştı. Kamp devam ederken ve kamptan sonra da transferler devam etti. Fakat Bordo-Mavili kulübün transfer politikasında önceliği santrafora ve orta sahada liderlik yapacak, takımın futbol aklı olacak iki isim en erken takviyeler olarak takıma katılmalıydı. Bir kere, Maxi Gomez ve Umut Bozok’un gol yükünü kaldıramadığı görüldü. Gomez de aldığı yüksek ücretten dolayı gönderilecekti. Yani bu karar kesindi. Demek ki bu bölgeye bir ya da iki iyi transfer olmalıydı. Yönetim ne yazık ki Nenad Bjeliaca’nın aklına uydu. Bir Bruno Petkovic diye tutturdu. O’nun transferi geciktikçe de panik havası başladı. Sonuçta lig başladı, üçüncü hafta bitti ve Trabzonspor hala ana santraforunu transfer edemedi.
Dünyada Petkovic’ten başka gol ayağı yok muydu? Alırdınız bir tane golcü, şartlar olursa sonra Petkovic’i de transfer ederdiniz. Kaldı ki bu Petkovic golcü falan da değil… İsteyen Dinamo Zagrep istatistiklerine bir göz atsın yeter. Yani Bjelica’nın bu oyuncu ısrarından dolayı da yönetimin hışmına uğraması gerekirdi ayrıca ve, “Kardeşim sen bu oyuncunun menajerinin ortağı mısın?” diye de tepki gösterilmeliydi.
Neyse…
***
HAMSİK’İN YERİ HEMEN NEDEN DOLDURULMADI?
Orta sahada Marek Hamsik’in ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu sanırım körler de, sağırlar da görmüş, duymuştur… Bu oyuncu aldığı ücretten dolayı gönderilecek. Zaten futbolu bırakma kararı almış… Yönetim Mart ayında göreve geldi. Ertuğrul Doğan ve ekibinin, çok hızlı bir şekilde Marek Hamsik görevi üstlenecek birçok oyuncu bulup, özellikle bonservisi olmayan isimleri alt alta yazıp, hızlıca görüşmeleri gerçekleştirip, şartları Trabzonspor’a en fazla uyan isimle sözleşme yapılması gerekmiyor muydu? Bu takıma orta sahada liderlik yapacak futbolcu olmadığını göremeyecek kadar futboldan anlamıyor mu yönetenler? Hamsik’in yerine önceliği sözleşmesi bitmiş oyuncuya verip, işini bitirmek en akıllıca olanıydı. Ama bu olmadıysa da hemen sözleşmesi süren ve yine liderlik yapacak bir isim için piyasaya girilmeliydi. Nenad Bjelica’nın aklına da, niyetine de, tavrına da pek güven duyulmamalıydı. Bir teknik adama bel bağlayıp, tüm futbolu yönetmesini bekler, size yol göstereceklerle, yolları ayırır, ya da fikirlerine hiç değer vermezseniz, takımın futbol aklı olacak lider oyuncu transferini de işte böyle lig başlamasına rağmen hala gerçekleştirememiş olursunuz. Oysa bir kadro mühendisliği yapılması gerekiyorsa bu takımın önceliği ve bir an önce bitirmesi gerektiği transferleri golcü bir santrafor ve orta saha lideriydi. Transfer dönemi Haziran’da başladı. Ağustos’un sonuna geldik. Artık transfer dönemi bitiyor ve yönetim hala santraforunu ve lider orta sahayı transfer edememiş… Bu yönetememe sorunudur. İstediğiniz kadar iyi niyetli olun, futbol aklınız zayıfsa ve akıl hocalarınız da vizyonsuzsa geleceğiniz nokta budur. Sonuçta, mevcut transfer stratejisiyle birlikte Trabzonspor bir sezonu daha kaybetti. Hani başkan diyordu ya, “Ekonomik açıdan küçüleceğiz ama Trabzonspor her zaman yarışır. Yarışmacı bir takım yaratacağız” diye…
Bu kafayla ne ekonomik olarak küçülebilirsiniz, ne de yarışabilirsiniz Sayın Ertuğrul Doğan… Bunu beyninize yerleştirin olur mu?
***
LİVAKOVİC, ALTAY VE TÜRKİYE’NİN SORUNU
Ne yazık ki ülkemizde yerli oyunculara karşı hep bir taraftar soğukluğu, kızgınlığı, sevgisizliği egemen… Yabancı futbolcular sahada gezinirler, bir gol atarlar ya da birkaç iyi hareket yaparlar hemen el üstünde tutulurlar. Yerliler kendilerini yırtarlar, mücadele ederler, savaşırlar, ellerinden geleni sahaya yansıtırlar, takdir edilmezler ama bir hata yaptıklarında anında tefe konurlar. Önce tribünlerde başlar homurtular. Sonra yönetime ve teknik direktöre sirayet eder bu durum ve yerli oyuncular hiçbir zaman gerçek anlamda kendilerine formasını giydikleri takıma ait hissedemezler. Bunun sebebi de, onları harcamak için elinden gelen yapan, futbolun diğer paydaşlarıdır. Bunu Trabzonspor’da özellikle altyapıdan gelen futbolcular kurulduğu günden beri yaşıyor. Dışarıdan gelen el üstündedir, alt yapıdan gelen ise üvey evlat bile değildir. Aynı durum Fenerbahçe’nin 25 yaşındaki kalecisi ve kaptanı Altay Bayındır’ın başına geldi.
***
İNSAN BU ÇELİŞKİYİ HİÇ SORGULAMAZ MI?
Altay, Ankaragücü’nde oynarken Trabzonspor’un da gündemine gelmişti ama Fenerbahçe daha yüksek para verince genç kaleci de bu ekibin yolunu tutmuştu. Genç kaleci başarılarını burada da sürdürdü ve A milli takıma yükseldi. Uğurcan Çakır ile birlikte Ay-Yıldızlı formanın neferiydi. Ama Fenerbahçe taraftarı bir türlü bu genç kaleciyi içine sindiremedi. Sürekli tepki gösterdi. En küçük hatasını affetmedi. Geçen sezon Jesus bu ismi taraftara sevdirmek için elinden geleni yaptı ama Ali Koç isimli Türkiye burjuva sınıfının şımarık çocuğu olan başkanları ve yönetimleri aynı duyarlılığı göstermedi. Sonuçta tribünler kazandı. Fenerbahçe toplamda 10 milyon Euro’ya yakın bir bonservis bedeliyle birlikte Dinamo Zagrep’in 28 yaşındaki kalecisi Livakovic’i renklerine bağladı. Altay Bayındır ise 25 yaşında Premier Ligi’nde mücadele eden ve dünyanın en büyük marka kulübü Manchester United’e gitti. Hiç kimse de, “Bu Livakovic D:ünya Kupası’nda harikalar yarattı ama bir tek dünya devi kulüp onu istemedi. Altay’ı ise henüz 25 yaşındayken dünyanın bir numarası Manchester United istiyor. Bunda bir terslik yok mu?” demedi.
Demez, çünkü Türk insanında, hele spor dünyasında sorgulama alışkanlığı bulunmuyor. Sorgulayanın da bu dünyada yeri yoktur. Bu sorgulamamanın sonucu olarak da Türkiye’nin en iyi kalecilerinden birini Manchester United bağrına basar, dünya futbolunun önde gelen kulüplerinin istemediği bir kaleciye de Fenerbahçe kapıyı ardına kadar açar…Kaybeden de Türk futbolu ve yerli oyuncu olur hep…
Yorumlar
Kalan Karakter: