Trabzonspor Başkanı Ertuğrul Doğan, Galatasaray maçı öncesi konuşmadı…
İçinde biriktirdiğini haykırdı.
Bu, sıradan bir açıklama değildi. Bu, yılların sabrının çatladığı andı. Bastırılmış duyguların, kontrol altında tutulmuş öfkenin, bir noktadan sonra kendine yer açma biçimiydi. Ama yine aynı refleks devreye girdi; sözler eğildi, büküldü, daraltıldı. Mesele küçültüldü, kişiselleştirildi ve her zamanki gibi en kolay hedefe yöneltildi: Uğurcan Çakır. Oysa ortada bir kişi değil, bir zihniyet; bir anlık gerilim değil, yıllara yayılan bir rahatsızlık vardı.
Futbolda zamanlama her şeydir. Hele ki bir başkan, ligin en kritik eşiklerinden birinin hemen öncesinde bu kadar net ve sert konuşuyorsa, orada duyulan şey sadece kelimeler değildir; orada bir irade, bir duruş, bir kırılma anı vardır. Ertuğrul Doğan belki doğrudan ifade etmedi ama söylediği şey açıktı: “Biz artık susmayacağız.” Çünkü Trabzonspor uzun süredir aynı döngünün içinde sıkışmış durumda. Bir oyuncuyla anlaşılır, emek verilir, plan yapılır… Tam “artık oldu” denilen anda oyunun dengesi değişir. Sahneye başka bir irade çıkar, süreç kırılır ve sonuç yine aynı yere çıkar: Trabzonspor kaybeder.
Tam da bu yüzden… artık kimse “tesadüf” diyemez. Renato Nhaga süreci bunun en somut örneği. Trabzonspor’un her şartta anlaşmaya vardığı bir oyuncu, son anda daha yüksek rakamlarla el değiştiriyor. Yetmiyor…Görüntülü görüşme anında devreye giriliyor, temas kesiliyor, iletişim koparılıyor. Şimdi açık açık sormak gerekiyor: Bu rekabet mi, yoksa fırsatçılığın yeni adı mı? Çünkü yaşanan tablo bir transfer yarışı değil; tam anlamıyla fırsat kollama refleksi.
Ve madalyonun diğer yüzü… Aynı günlerde Fenerbahçe ile kurulan temaslar, Sadettin Saran üzerinden verilen mesajla başka bir ihtimali de ortaya koyuyor: “Görüşün, anlaşın… Gerisini biz hallederiz.” İşte fark tam burada keskinleşiyor. Biri perde arkasını sever, diğeri masaya oturur. Biri anı kollar, diğeri süreci yönetir. Biri fırsatçılıkla yol alır, diğeri yöntemle.
Bu tablo artık tesadüf değil. Bu, tekrar eden bir düzen. Ve bu düzenin kazananı çoğu zaman değişmiyor: Galatasaray. Elbette büyük kulüpler yarışır, elbette daha yüksek teklifler verilir. Kimse buna itiraz etmez. Ama mesele sadece para değildir. Mesele zamanlamadır, yöntemdir, niyettir. Bir kulüp bir oyuncuyla son aşamaya gelmişken o sürece nasıl dahil olduğunuz, sizin futbol anlayışınızı ele verir. Trabzonspor cephesinde artık kanaat net: Bu bir rekabet değil, bir müdahale biçimidir.
Ertuğrul Doğan açık açık söylemedi belki ama herkesin duyduğu cümle şuydu: “İyi niyetle kaybetmek istemiyoruz.” Çünkü bu kulüp aynı yerden defalarca yaralandı. Aynı senaryo, farklı isimlerle tekrar tekrar sahnelendi. Ve artık bu durum bir sportif kayıptan çok daha fazlası; bir sabır sınavına, hatta bir onur meselesine dönüşmüş durumda.
Futbol sadece 90 dakika değildir. Futbol, ilişkilerle kurulur, güç dengeleriyle şekillenir ve çoğu zaman masa başında kazanılır ya da kaybedilir. Ama futbol aynı zamanda tutkuların en çıplak hâlidir. Ve o tutkular kirlenmeye başladığında, oyunun kendisi de anlamını yitirir. Trabzonspor’un isyanı bu yüzden sıradan değildir; bu, sadece puan kaybına değil, değer kaybına duyulan öfkedir.
Eğer bu sözler gerçekten Uğurcan Çakır’a yönelmiş olsaydı, o vedanın tonu böyle olmazdı. Bu kadar açık bir saygı korunmaz, geçmiş bu kadar net sahiplenilmezdi. Demek ki mesele bir oyuncu değil. Mesele çok daha derin, çok daha köklü: Trabzonspor’un sürekli aynı biçimde hedef alınması hissi.
Ve artık o eşik geçildi. Bu açıklamalar bir polemik değil, bir sınır çizgisi. Bugün ima edilenler yarın açıkça söylenir. Bugün kontrol edilen öfke yarın taşar. Çünkü bazı şeyler vardır… bir kez dillendirildi mi, geri dönüşü olmaz.
Ve o noktadan sonra mesele konuşmak değil, hesaplaşmaktır.
UNUTULAN DEĞER, YİTİRİLEN VİCDAN
Bir cemiyet düşünün… Temelleri bir ideal üzerine atılmış, bir isimle anlam kazanmış. Ve o ismin yokluğunda, geriye sadece tabela kalmış. Hikmet Aksoy… Sadece bir kurucu başkan değil; bir duruşun, bir emeğin ve bir meslek ahlakının temsilcisiydi.
Ama bugün dönüp bakıyoruz… Ne bir anma, ne bir vefa, ne de mezarı başında bir dua. Buna karşılık sayfalar dolusu kutlamalar, eğlenceli paylaşımlar… O zaman sormak kaçınılmaz: Bu nasıl bir öncelik, bu nasıl bir aidiyet?
Bir cemiyet, kurucusuna vefa göstermiyorsa; orada başka hesaplar devreye girmiş demektir. Koltuklar, unvanlar, pozisyonlar… Eğer amaç buysa, ortada cemiyet değil; sadece isimden ibaret bir yapı kalmıştır.
Hikmet Aksoy’u hatırlamayanlar, aslında kendi geçmişlerini yok saymaktadır. Çünkü vefa, sadece bir ziyaret değil; bir karakter meselesidir.
Ve açık konuşalım:
Eğer bir cemiyet, kurucu başkanına sahip çıkamıyorsa, çoktan misyonunu tamamlamıştır. Geriye kalan ise sadece sessiz bir boşluktur.
Yorumlar
Kalan Karakter: