Trabzonspor’un, Trabzon’da ikamet eden ve şampiyonluk mutluluğunu yaşayan son başkanı Ahmet Celal Ataman, İbrahim Hacıosmanoğlu, kulübün tüm değerlerini hiçe sayan tavırlarının yanında, ekonomik açıdan yarattığı büyük sıkıntılarla ilgili konuşurken, “Trabzonspor’un bugününü anlamak için geçmişine gitmek gerekir. Ne yazık ki 1980’li yıllarda bu kulübün değerleri paraya tercih edilmiştir. Sebep geçmiş, sonuç bugündür” demişti. Acı ki ben de gazeteciliğe 1983 yılında başlamış ve o günden itibaren Trabzonspor’un paraya tahvil edilmesi politikasına hep cepheden karşı çıktım. Mehmet Ali Yılmaz cebinden oluk oluk para akıtıp, çok pahalı transferler yaparken, kulübün öz değerlerini yerle bir ederken tepki gösterdiğimde, eleştirdiğimde, birçok insan bana burun kıvırıyordu. Hatta uzun yıllar Sayın Yılmaz’ın kendisine karşı bir tepkim olduğunu sanıyordu.
Oysa benim derdim isimler değil, onların eylemleri ve bunların Trabzonspor’a ödeteceği bedellerdi. Çocukluğumun aşkı bu kulübün kişilerin egolarını şişirmeleri, kendilerini değerli kılmaları adına bedel ödetilecek noktaya getirilmemesi için çırpındım durdum. İsmim ‘Müzmin Muhalif’e, hatta, ‘Dinazor’a çıktı. “Çağı iyi okuyamayan, beyni tarih öncesinde yaşayan bir kimlik” olarak isimlendirildim. Oysa Trabzonspor’un kimliğini, misyonunu, vizyonunu tahlil etmiştim. Kendi kent kültürünün bir ürünü olarak devrim yapan Bordo-Mavi Fırtınanın, kendine yabancılaşması, kentine sırtını çevirmesi ve üretimden vazgeçmesiyle yaşayacağı tek gerçek uçurumdu.
ÖZAK, SÜMER VE AKTUĞ’UN İLK DÖNEMİ DIŞINDA YÖNETİM FELAKETİ
Bu nedenle kulübün Trabzon’dan yönetilmesini, teknik direktörünün, yardımcılarının, menajerinin, futbolcusunun ve tüm bireylerinin bu kentin topraklarından filizlenmiş olmasını dert edindim. Trabzon’u, bu kentin insanını ve futbol geçmişini derinliğine tahlil ettiğimde elde ettiğim bulgular, şans verildiğinde ve olanak sağladığında neler başarabileceğinin bulguları beynimdeydi. Ama dinletemedik. Bu kentin insanlarının büyük bölümünün gözünde para ‘Tanrı’, ona sahip olan da ‘İlah’tı. Para ve güç sahiplerinin etrafında pervane olanlar hakim oldu Trabzonspor’a… Ve onlar el birliğiyle adım adım yok etme noktasına getirdi bu Futbolun devrimci kulübünü…
Şunu ifade edeyim ve haklarını yemeyeyim ki, ekonomik açıdan bu kulüp Faruk Nafız Özak’ın 1994-96, Özkan Sümer’in 2001-2003 ve Atay Aktuğ’un 2004-2005 dönemlerinde doğruya yakın yönetildi. Bu süreçte teknik açıdan da, yani futbolcu kadrosu oluşturma bakımından da yüzde 60’ın üzerinde gerçekçiydi. İşte bu dönemlerde hem kulüp ya borçlarını tümüyle temizlemiş, ya da büyük oranda azaltmıştı. Takım da sahada şampiyonluk mücadelesi verecek ve kupayı hak edecek işler yapıyordu. Ama o günlerde VAR sistemi yoktu ki. Olsaydı ipi göğüsleme gururunu da defalarca yaşayabilirlerdi. Ne yazık ki siyasetin ve bürokrasinin baronları, TFF, MHK ve hakemler aracılığıyla her defasında Trabzonspor’un elinden şampiyonluğu alıp, rakiplerine teslim ettiler utanmadan…
Neyse…
M. ALİ YILMAZ’IN YARATTIĞI ENKAZ KALDIRILMIŞTI AMA!...
Mehmet Ali Yılmaz’ın yarattığı enkaz, Özkan Sümer başkanlığındaki yönetim ve Atay Aktuğ başkanlığının ilk yılında temizlenmiş, yeni ve güçlü bir binanın temelleri atılmıştı. Ancak aynı Atay Aktuğ’un, ‘Her şeyi ben bilirim’ mantığıyla başladığı ikinci dönemdeki korkunç hatalarıyla öncü depremin ilk işaretleri gelmeye başlamıştı. Nuri Albayrak, Sadri Şener, bir an önce şampiyonluk yakalanması amacıyla borçlanmayı ilke edinmişlerdi. Şener,’61’leri toplayacağız. Küçülerek büyüyeceğiz’ söyleminden, ‘Borçlanarak büyüyeceğiz’ havasına çabuk girmişti. Ama 40 milyon lirayla aldığı borç yükünü, kulübün yüzde 49’unu satmasına rağmen 183 milyon liraya ulaştırmıştı.
Ama hem borçlar, hem başarısızlıkları Trabzonspor başkanlık koltuğundan adeta kaçarak ayrılmasıyla son bulmuştu. İbrahim Hacıosmanoğlu isimli futbolla uzak yakın ilişkisi bulunmayan, yönetmenin ne demek olduğunu bilmeyen ve Trabzonspor binasının yanına gelmesinin bile engellenmesi gereken bir kişi ne yazık ki görevi kulübü korumak olan üyeler tarafından başkanlık makamına oturttu. Kişisel hırsların, kaprislerin, geleceği okuyamamanın yarattığı bu ucube düzen Bordo-Mavili kulübün uçuruma biraz daha yaklaşmasına neden olmuştu. Aldığı kararların, yaptığı eylemlerin tümü tüyler ürpertici olan Hacıosmanoğlu a enkazı biraz daha artırarak ‘eyvallah’ demiş çekip gitmişti.
Onun yerine gelen Muharrem Usta da hayal dünyasının, gerçeklerle hiç örtüşemeyeceğini anlayamayacak kadar futboldan ve onun yönetiminden uzaktı. Usta, 430 milyon olarak aldığı borcu 900 milyon lira civarına çıkarmıştı. Sahada ise elle tutulur tek bir başarı hikayesi de yoktu. Acı olan şu ki Trabzonspor bu başkanlar elinde durmadan fakirleşirken ve borçlanırken, onlardan beş parası olmayanlar zenginleşiyor, zenginler ise servetlerini daha da büyütüyordu.
TRABZONSPOR BİR ŞAMPİYONLUK UĞRUNA YOK EDİLME NOKTASINA GETİRİLDİ
Ve son halka Ahmet Ağaoğlu ile ekibi…. Göreve geldiklerinde borçları eriteceklerini iddia ediyorlardı. Aslında zorunluluktan da olsa çok büyük bir şans yakalamışlardı. UEFA transfer yasağı koymuş, kulübün üzerinde kendilerini gören Onur Recep Kıvrak, Burak Yılmaz, Kucka, Olcay Şahan gibi isimler de kadro dışı bırakılmıştı. Bu süreçte Uğurcan Çakır, Yusuf Yazıcı, Abdulkadir Ömür, Hüseyin Türkmen, Abdulkadir Parmak birer yıldız gibi parlamışlardı. Bu altyapı orijinli 5 genç sürekli forma bulmaya başladığında takım 9’ncu basamaktaydı. İkinci yarıda 4’ncü sıraya kadar çıkardılar Bordo-Mavili ekibi… Eğer hakemlerin rezil yönetimleri olmasaydı şampiyon Galatasaray değil, bu gençlerin yükünü çektiği Trabzonspor olacaktı. Bu arada hem de futbolcuların yarattığı ekonomik yük de yarı yarıya azalmış, borç ise 900 milyon liradan 820 milyon liraya gerilemişti.
Yapılması gereken tek şey bu zorunluluktan doğan politikayı akılla birleştirip, kısa, orta ve uzun vadeli hale getirmekti. Böylece hem borçlar sıfırlanacak, hem altyapı üretim merkezi haline gelecek, hem de belki de uzun süredir beklenen şampiyonluk, yine ‘öz evlatlarla’ gelecekti. Ancak Ağaoğlu ve ekibinin Bankalar Birliği ile yaptığı anlaşmayla kasada 75 milyon Euro girince birden gözler, Avrupa’ya çevrildi. Hatta Avrupa’nın en güçlü liglerinin oyuncularına… Futbolcu taşıyan uçakların haddi hesabı yoktu. Dolarlar, UERO’lar havada uçuşuyordu. Taraftarlar çılgınca alkışlıyordu. Camianın aklı başında gibi gözüken ancak beyin taşımadıkları ortaya çıkan birçok bireyi de histeri krizleri içinde Ağaoğlu’na sevinçle, bağımlılıkla sarılıyorlardı.
ARTIK DEVRİME ÖNDERLİK EDECEKLERİN ZAMANI
Teknik Direktörlüğe Abdullah Avcı’nın gelişiyle de bu transfer çılgınlığı Nirvana’ya çıkmıştı. ‘Şampiyonluk da şampiyonluk’ naraları atılıyordu. ‘İnadına Ağaoğlu, İnadına Avcı’ diyen kendini kanaat önderi sanan, alkol şişelerinin içinde kaybolmuşlar nasılda çığlık çığlığaydı… Aynı günlerde, durmadan ama hiç ara vermeden, “Bazen şampiyonluklar, ya da başarılan, felaketin ilk taşlarını örenler. Eğer şampiyonluğun maliyeti, getirisinden fazlaysa bu iflasın kaçınılmazlığına gider. Vazgeçin bu politikadan. Trabzonspor’a yazık etmeyin. Bu politikanızla Trabzonspor’u ya iflas ettirirsiniz, ya da satarsınız. Trabzonspor satılık meta değildir” diye çığlık atıyorduk ama cılız bir ses bile olmuyordu bu şampiyonluğun coşkusunun yarattığı gürültü kirliliği arasında… Sesimizi duyanlar da, takım tarih yazarken bizlerin bozgunculuk yaptığımızı söyleyerek suçlamalarda bulundular.
Sonuç….
Yönetim, şampiyonluğun üzerinden 6 ay bile geçmeden Olağanüstü Genel Kurul kararı aldı.
Sebep ne?
Ekonomik kriz…
Akılcı politikalar yerine, duygularıyla hareket eden başkan, yönetim, kulübün yetkili kurul başkan ve yöneticileri, kongre üyeleri, taraftarları şimdi gelinen noktanın şaşkınlığı içinde…
Bu duruma neden şaşırıyorlar ki anlamak olanaksız. Şaşırmaları gereken tek şey kendi akıllarının yetersizliği olmalı aslında… Bu akılsızlıklarının bedelini Trabzonspor’a ödetmelerinin utancını yaşamalılar ölene kadar.
Son sözü Karl Marx’ın bir özdeyişiyle söyleyeyim. “Bilime giden bir Kral yolu yoktur. Ancak onun dik patikalarında yorucu tırmanmaları göze alanların aydınlık doruklarına ulaşma şansları vardır.”
Evet, 1980’lerde başlayan Trabzonspor’u yok etme, öz kimliğini silme, kendi gerçeklerinden uzaklaştırma politikalarının artık terk edilerek, kendi bağrında var olan devrimci isyanını haykırabilecek olanların ve devrime giden yolda yorulmayacak olanların zamanıdır.
Peki o devrimcilere önderlik yapacaklar var mı?
Onu da önümüzdeki günlerde göreceğiz!
Saygılarımla…
Yorumlar
Kalan Karakter: