İnsanın bir ideolojisi, felsefesi olmalı ve tüm hayatını da bunlara göre şekillendirmeli… Yani bir ideolojiyi, siyaseti ya da felsefeyi savunurken, davranışlarında çelişkiye düşmemeli, bir tutarlılığı bulunmalı… Aksi takdirde savunduğunuz fikirlerin de, tuttuğunuzu söylediğiniz yolun da hiçbir anlamı olmaz… Benim de inandığım bir felsefe, bir ideoloji ve siyaset var. Kurumlara, kişilere, tüm sisteme ve olaylara bu felsefi ve ideolojik bakış açısıyla bir yorum getirmeye çabalıyorum. Bu temel felsefe ve ideolojik yaklaşımım spor dünyasında da geçerli… Yani spor dünyasında yaşanan olaylara getirmeye çalıştığım yorum hayata bakışımın bir yansımasından başka bir şey değildir. Bu perspektiften bakarak, eylemlerine göre kişileri, kurumları yönetenleri, olayları eleştiriyorum. Ama başta da sistemi hedefe koyuyorum. Gençlik yıllarımdan itibaren de Trabzonspor’u yönetenlere, teknik adamlarına, futbolcularına, taraftarına ya da diğer tüm unsurlarına da bu bakış açımla yorumlar yapıyor, takdir ediyor ya da eleştirilerimi sıralıyorum.
Trabzonspor’un 2 sezondur başında bulunan Abdullah Avcı’yı da izlediğim ilk günden itibaren genelindeki spor, özelinde ise futbol ve Trabzonspor’a bakışımdaki felsefi, ideolojik yaklaşımla yorumlamaya, değerlendirmeye ve bu isimden bir sonuç çıkarıp, futbolumuza ya da Bordo-Mavili kulübe nasıl bir katkı sunduğunu, neleri yapıp, neleri yapmadığını gözlemleyip, kendisine karşı bir duruş sergiliyorum. Yani kendisiyle ilgili ön yargılı, seviyeden uzak, fikir taşımayan bir değerlendirmem olmadı, olmaz da… Bu yazımda da Abdullah Avcı’yla ilgili baştan itibaren düşüncelerimi ve gerekçelerini sıralama çabası göstereceğim.
AVCI’NIN YÜREKLİ VE LİDER BİR TEKNİK ADAM OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM
Hatırlanacağı üzere, Abdullah Avcı, 2020-2021 sezonunun başında Trabzonspor’un teknik direktörü olacaktı, buna cepheden karşı çıktım. Eleştirdim, yanlış yapılmamasını istedim. Gelişi ertelendi. Aynı sezonun 6’ncı haftasında Newton’un görevine son verilince bu isimle anlaşmaya varılırken yine tepkimi elimden geldiğince göstermeye çabaladım ama başarılı olamadım. Bana göre ö dönemde Alanyaspor’un etkili futbolundan korktuğu ve bir yenilgiyle başlamaktan korktuğu için Bordo-Mavililer, İhsan Derelioğlu yönetiminde maçı oynamak zorunda kalmıştı. Sonrasında kolay fikstür vardı ve Avcı işbaşı yaparken, büyük şanslarla maçlardan bir bölümünü kazandı ve koltuğunu sağlamlaştırmış oldu. Zaten ondan önceki dönemde takımı teknik bilgisi neredeyse hiç olmayan ve Trabzonspor’dan sonra takım bile verilmeyen Newton’un ucube futbol anlayışıyla, rezil sonuçları vardı. Herkes bu kabus dönemin bitmesinden dolayı Abdullah Avcı’ya kurtarıcı gibi sarılmak zorunda kaldı.
Sonuçta takım iyi gitti, hatta şampiyon da oldu. Peki ben neden bu Avcı’ya karşı çıkıyordum? Birçoğunuz haklı olarak, “Senin derdin ne?” diye de sorabilirsiniz.
Yani kaşına, gözüne, saçına, boyuna posuna karşı bir tavrım olduğu için mi negatif tutumum?
Değil tabii ki!..
ALTYAPIDA TEKNİK ADAMLIĞA BAŞLADI AMA GENÇ İSİMLERE HEP KARŞI DURDU
O halde baştan başlayayım, niçin Avcı’ya kanımın kaynamamasının ve cepheden karşı çıkışımın sebeplerini anlatmaya…
Biliyorsunuz, Abdullah Avcı, Galatasaray altyapısında mesleğe başlayıp, Ümit Milli takımla devam etmesine rağmen, çalıştırdığı takımlarda genç ya da altyapı orijinli isimlere hiç de sıcak bakmıyordu. Bunu hem Başakşehir’deki 11 yılında, hem de Beşiktaş’daki kısa döneminde göstermişti. Öyle ki teknik direktörlük tarihi boyunca 20 yaş altında bir tek Cengiz Ünder’i sürekli oynatabilmişti, o da iki sezon geçmeden rekor fiyatla Roma’nın yolunu tutmuştu. Yani çok özel bir yetenekti ve onu görmemek başlı başına bir körlük anlayışının ürünü olabilirdi. Bunun yanında Cengiz’in oynadığı bölgede de öyle sanıyorum ki kalitesi üst seviyede tecrübeli bir isim de yoktu. Yani Avcı’nın oyuncu tercihleri, benim kafamdaki Trabzonspor vizyonu ve misyonuyla asla örtüşmüyor, tarihi kimliğini yerle bir edecek uygulamaları çağrıştırıyordu. Ki, görevde kaldığı süre içinde de bunu defalarca bana da, kamuoyuna da kanıtladı.
Bana göre, Trabzonspor’un misyonu Türk futbolunun Anadolu Devrimini, kendi öz kaynaklarından ürettiği değerlerle deviren ve bunu sürdürmesi gereken bir kulüp olma özelliğidir. Vizyonu ise bu çerçevede hareket ederek, yine şampiyonluklara ambargo koyması, halkın takımı olma özelliğini sürdürmesi, güce karşı, her alanda mazlumun yanında yer alıp, dünya futbol piyasasında örnek gösterilecek eylemlere imza atmasıdır. Yani üretkenliği, ürettiğiyle başarıya ulaşmasıdır. Gerektiğinde bu ürettiklerinin yerlerine yenilerini koyup, onları satıp, ekonomisini felç etmeden, kasasında her zaman belki de birkaç yıl tüm ihtiyaçlarını karşılayacak bir paranın olması, ne şekilde olursa olsun, siyasetin kölesi haline gelmesinin önüne geçilmesidir. Hatta siyasetin de, futbolun da, sermayenin de en güçlülerine hiçbir endişeye kapılmadan kafa tutacak bir güçlü yapı oluşturmasıdır.
Bunu Abdullah Avcı ve ona başkanlık yapan Ahmet Ağaoğlu kafasıyla başarmak söz konusu bile değildir.
GERÇEKLER APAÇIK ORTADA AMA GERÇEKLERİ ÇARPITMAKTAN KAÇINMIYOR
Söylediğim gibi üretim politikasına sırtını çevirmiş, genç oyuncu oynatmayan, bu noktada bir eylem yapma zorunda kaldığında dizlerinin bağı çözülen bir kişilik sergilemiştir Abdullah Avcı, bugüne kadar. Oysa geçtiğimiz günlerde, Lahtimi’nin oynatılmamasıyla ilgili olarak yöneltilen eleştirilere, “Türkiye’de benim kadar genç oyuncu oynatıp, yurt dışına gönderen yoktur” gibi gerçeği asla yansıtmayan ve gözümüzün içine baka baka doğruları hiçe sayan açıklamada bulunma cesaretini de göstermiştir. Bu bile Abdullah Avcı’nın karakteristik özelliğini göstermeye yetiyordu. Kimse de O’na, “Hocam zorunluluk olmadan oynattığın, Türk futboluna kazandırdığın ve yurt dışına satışını gerçekleştirdiğin futbolcuların isimlerini sayar mısınız?” diye de sormadı.
Abdullah Avcı, sakın ola ki kazandığı ve yurt dışına gönderdiği oyuncular arasında Ahmet Can Kaplan’ın ismini vermesin. Çünkü Vitor Hugo, Edgar Lee, Hüseyin Türkmen, Denswil gibi isimler art arda sakatlanmasaydı, Ahmet Can, bırakın oynayıp Ajax’a transfer olmayı, şimdi U19 takımının yolunu tutmuştu bile… Birileri unutabilir ama ben unutmadım, Dorukhan Toköz’den bile stoper yaratmaya çalışıp, Ahmet Can’ı kulübeye tıktığı günleri… Bugün kulüp ekonomik krizle boğuşma noktasına gelmeseydi Arif Boşluk’u, Eren Elmalı’nın alternatifi olarak A takıma alıp, hazırlık maçlarının üçünde de oynatır mıydı? Kasada paranın olduğu düşünülerek Eren’in yanına bir yerli transferi daha düşünülmüyor muydu?
Sanmıyorum!
GÜCÜN ARKASINA SAKLANANLARDAN HİÇ HOŞLANMADIM
Abdullah Avcı’ya karşı oluşumun bir başka nedeni de, kendisini sürekli iktidar olanların yanında konumlandırması, güçlülerin eteklerinin dibinde dolanmasıdır. Hatta Fettullah Gülen ile isminin birçok kez anılması ama bu yakıştırmaya karşı hiçbir tavır ortaya koymamasıdır. Başakşehir’de 11 yılı aşkın görevde kalırken, her koşulda iktidarın güçlü desteğini yanında hissetmesi, bundan haz alması, rakiplerin uğradığı haksızlıklara hiç ses çıkarmaması, kendi takımının ise korunmasından özel keyif duymasıdır. Ama buna rağmen yine de bir türlü bizzat iktidarın takımını şampiyon yapamaması da onun yetersizliğinin bir kanıtıdır.
Öyle ki, iktidarın, dolayısıyla TFF’nin ve hakemlerin tüm desteğine rağmen Başakşehir’i şampiyon yapması bir kenara, son sezonunda ligin bitimine 6 hafta kala 8 puan önde şampiyonluğu Galatasaray’a adeta eliyle hediye etmiş olması aslında liderlik vasfının zayıflığının ve özellikle kritik anlarda yönetim yeteneğinin zayıflığının bir göstergesi değil midir? Aynı durum geçen sezon Trabzonspor şampiyon olurken yaşanmadı mı? Son 8 haftada takımın nasıl da tökezlediğine, Fenerbahçe’nin 21 puan arkadan gelip, tehdit oluşturmasına zemin hazırlanan futbol oynanmadı mı ve olumsuz sonuçlar alınmadı mı? Avcı, bu süreç içinde liderlik adına ortaya bir küçük vizyon koyabildi mi?
Koyamadı değil mi? Eğer Adana Demirspor maçında rakibin ceza sahasında Visca’ya dokunmasıyla hakemin çaldığı penaltı olmasaydı ve o maç kazanılmasaydı belki de geçen sezonki o görkemli şampiyonluk kutlamaları yerine başka hikayeler yazıyorduk şimdi…
ONCA OLANAĞA RAĞMEN, GERÇEK BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ YOKTU
Aynı Abdullah Avcı, Beşiktaş’da da onca yıldız transferine rağmen yetersiz kalmıştı. Onun enkaz olarak bıraktığı Beşiktaş’ı Sergen Yalçın gibi bilgi yeterliliği tartışmalı bir isim zirve yarışına sokmuş, bir sezon sonra da şampiyon yapmıştı. Avcı, iktidarın gazıyla ve Başakşehir’de görece yarattığı olumlu ambiyansla A Milli takıma layık görüldü. Peki ne oldu? İnanılmaz kötü sonuçlarla birlikte tam bir hüsran… Ve buradaki ömrü çok kısa sürmüştü. Yani Abdullah Avcı 13 yıla varan teknik direktörlüğünde Başakşehir’de, büyük kulüplerin dışladığı yaşlı oyuncuların birçoğunu kadrosuna katmış, 160’a yakın transfer yapmış, tüm futbol ve siyaset unsurlarının desteğiyle burada bir tek şampiyonluk yaşayamamış, Beşiktaş ona kısa süre tahammül etmiş, Milli takımda ise fiyaskoya sebep olmuştu. Böyle bir kişiye karşı olmamak başlı başına bir sorundu aslında…
Sonuçta birçok nedenim vardı ve bundan dolayı istemedim kendisini… Trabzonspor onun yönetiminde 38 yıl sonra şampiyon olmasına rağmen hala daha bu kulüp için kesinlikle doğru bir isim olmadığını düşünüyorum. Geçen sezonun şampiyonluğunda VAR sisteminin, siyasetin Bordo-Mavili camia ile barışma isteğinin, İstanbul’un 3 büyüğünün yarıştan erken kopmasının, Konyaspor’un sezon ortasında travmalar yaşamasının, rakip oyuncuların anlaşılmaz hatalarla ikram ettiği gollerin, Uğurcan Çakır, Anthony Nwakaeme ve Cornelius’un olağanüstü oyunlarının rolü büyüktü. Bakın bu sezon Uğurcan Çakır biraz tökezlediğinde, nasıl da takım travmalar yaşadı. Abdullah Avcı, kaliteli futbolla ve liderliğiyle sahadaki olumsuz gidişe bir çare bulabiliyor muydu? Yine Uğurcan iyi oynamaya başladı, takım da 3 puanlara uzanma sürecine girdi.
Haksız mıyım?
VAR SİSTEMİ OLMASAYDI ÖMRÜ 15 MAÇI AŞMAZDI
Bir başka şey daha söylemek istiyorum burada; Öyle inanıyorum ki VAR sistemi 1990’larda başlamış ve geçen sezonki uygulamalarını hayata geçirmiş olsaydı Trabzonspor’un bugüne kadar tescilli en az 10 şampiyonluğu vardı. Ama o günlerde Trabzonspor’u çalıştıranların böyle bir şansı yoktu. VAR sistemi olmadığı için sayısız şampiyonluğu çalınan Şenol Güneş’in, bir dönemki Urbain Braems’in, Özkan Sümer ya da Yılmaz Vural’ın suçu neydi o halde? Onlar, bu VAR sistemi olmadığı ve hakemler tarafından sahada Trabzonspor kıyma makinesinde kıyma haline getirildiği için kaçan şampiyonlukların sorumlusu ilan edilip, istenmeyen ilan edilerek, ya istifa etmek, ya da görevlerine son verilerek gitmek zorunda kalmışlardı. Avcı o dönemleri yaşasaydı Trabzonspor’da inanın abartısız 15 haftalık bir ömrü bile olmazdı.
Abdullah Avcı ayrıca tavır ve davranışlarında samimi değil, toplumu uyutmak, kendini sevdirmek için yollar arayan, bu konuda vizyonu bayağı geniş bir isim… Sanırım kendisini var eden siyasi iklimin tavrını çok iyi benimsemiş… Trabzonspor’un değerlerine saygı göstermesi, taraftarların ruhunu okşayacak açıklamalar yapması, maçlara çıkarken kafasına kasket takması, sözde tarihi kimlikler Özkan Sümer ve Ahmet Suat Özyazıcı’ya saygıyı gösterme eylemleri, mezar ziyaretleri, kulübün değerleriyle yakın ilişkiler kurma girişimleri, bu kentin futbol lobisini avucunun içine alma adına eylemleri ona karşı soğukluğumu biraz daha artıran etkenlerdi. Çünkü bu noktalarda samimi değildi. Öyle olsa şampiyonluktan sonra da aynı eylemlerine devam ederdi ama etmedi. Ne zaman ki takım kötü sonuçlar alıp, taraftar homurdanmaya başladı, kulübede kastet takmaya yeniden başladı. Çünkü o kasket, kulübün tarihi kimliklerine sahip çıkma sadece onun için bir araçtı!
CAMİANIN DEĞERLERİNE SAYGIDA SAMİMİYETSİZ BULUYORUM
Abdullah Avcı’nın yumuşak, barışçı, uzlaşmacı, sevgi dolu görüntüsü bu sezon alınan birkaç kötü sonuç ve taraftarın oluşan tepkisiyle birlikte bir makyaj olduğu da ortaya çıktı. Avcı’nın konuşurken yüz hatları değişti, gerilim içinde olduğunu gösterdi. Başarısızlıkta kendini ispatlamaya çalışan ve bireysel oynayan oyuncuların bulunduğunu dile getirip, anında takımı toplumun önüne atmaktan geri durmadı. Oysa başarısızlıkta bir teknik adam, tüm sorumluluğu üzerine almayı bilmeli… Oyuncunun sahadaki bireysel futbolunun, takımdan kopuşunun tek sebebinin kendi sözünün geçmemesidir ve kadroya liderlik yapamamasıdır. Ya da istediklerini uygulatma becerisinden yoksunluğudur. Taraftar büyük sevgisini gösterirken, başarıda yine aslan payını kendi hesabına alan Avcı, tepkide ise başarısızlığın sebebinin tribünlerdeki gürültüler olduğunun altını çizmek istedi aslanda…
Ayrıca Abdullah Avcı her koşulda mazeretler üretirken, “Ama bunları mazeret olarak söylemiyorum” demesiyle de dikkatleri üzerine çekti hep… Her zaman sakatlıklardan, çok maç yapmaktan yakındı durdu… Tüm takımların sayısız sakatları tribünde oturuyor. Ama hiçbir teknik adam, Abdullah Avcı kadar dert yanmıyor. Kuşkusuz sakatlıklar ve sık maç yapmak bir olumsuzluktur ama teknik adamın görevi buradan çıkmayı bilmektir. Kusura bakmasın da, Trabzonspor’da sakatlıkların çokluğundan dolayı çok sayıda sağ açık, sağbek, santrafor stoper, sol açık sol bek, orta saha santrafor olmuştur. İsterse bunları bir araştırsın. Ama o koşullarda da Bordo-Mavili takım şampiyon olmuş, hatta mevki değişikliği yapan futbolcuları da A Milli takıma gitmiştir. Çok maç yapmaktan dolayı sadece Trabzonspor mu sıkıntı yaşadı. Fenerbahçe de, Başakşehir de, Konya da, Sivas da çok maç yapmıyor muydu? Onların teknik direktörleri neden sizin kadar ağlamıyor, sızlamadılar.
Kaldı ki Avrupa’da ve Güney Amerika’da birçok takım yılda 70-80 maç yapıyor da, teknik adamlarından en küçük bir sızlama duyulmuyor. Çünkü büyük olmanın ne demek olduğunu, ne tür mücadeleler içinde bulunmak gerektiğini biliyorlar.
İKİ KULVARI BİR ARADA GÖTÜRECEK BİRİKİME SAHİP DEĞİL
Abdullah Avcı, geçen sezon da takımı çalıştırırken, özellikle Avrupa Kupası-Lig ve Türkiye Kupası-Lig serüvenini birlikte götürdüğü dönemlerde ya iki kulvarda birden, ya da birinde kötü sonuçlar alındığı istatistiklere yansıyor. Merak edenler araştırabilir. Bu mevcut sezonda da aynen devam ediyor. Yani belli ki Sayın Avcı, bir takımı iki kulvara birden hazırlayamıyor. Peki ya hem Avrupa’da yola devam edilip, hem de Türkiye Kupası maçları oynansa o zaman ne diyecek Abdullah Hoca merak ediyorum. Bugün Avrupa’nın birçok kulübü, 3 kulvarda mücadele ediyor ama hepsinde de başarılı olabiliyor. Önemli olan demek ki fiziksel, taktiksel ve mental olarak takımı doğru hazırlamaktır. Bu da bana değil, teknik direktöre düşen görevdir.
Avcı, taraftarın yüreğine su serpmek isterken, sürekli olarak, “Yeni takımız, stopere şu kadar, beklere bu kadar, orta sahaya şu şu, forvete de bu bu oyuncular geldi. Uyum süreci yaşıyoruz. Kasım’dan sonrasını bekleyin” diye sözler söyledi. Ne yazık ki dünü unuttuğumuz için, Avcı’ya neden saçmaladığını sorma gereği bile duymuyoruz. Bakın bu takım geçen sezon da transferler yapmıştı. Peki ne olmuştu? Sezon başında fırtına gibi bir Trabzonspor… Sahada rakibini, ezen az pozisyon veren, sahasından çıkarmayan, istediği zaman gol bulan bir takım izliyorduk değil mi? Avcı’nın mantığıyla Nisan-Mayıs aylarında ise Avrupa’nın büyükleri gibi oynayan ve farklı kazanan bir Trabzonspor olmalıydı haksız mıyım? Peki geçen sezon Nisan-Mayıs aylarında takımın uyum sorununu tümüyle ortadan kaldırıp, teknik kadronun tüm oyun planını sahaya yansıtmakta hiç tereddüt etmeyecek oyuncu grubu yerine neden sahada korkudan titreyen, zoraki kazanan, çok sayıda maç kaybeden ya da berabere kalan, tribünlere korkudan kalp krizi geçiren bir takım ortaya çıktı ki? Madem zaman her şeyin ilacıydı, geçen sezonun son iki ayında Trabzonspor’un puan farkını 20’ye çıkarması gerekmiyor muydu? İsmail Kartal gibi vizyonsuz bir teknik direktörün başına geçtiği Fenerbahçe bile işte bu süreçte Trabzonspor’u zorlayan takım oldu.
ELEŞTİRİYE TAHAMMÜLSÜZ VE ZAMANA OYNAMAYI SEVEN BİR İSİM
Yani geçen sezon, zirve yarışında tek başına kalan Trabzonspor’un en iyi oynayacağı, en rahat kazanacağı, tribünleri coşturacağı dönemde bile takıma kötü futbol oynatan Abdullah Avcı’nın, zaman kazanma çabasına inanmamız mı gerekiyor?
Kusura bakmasın da, Abdullah Hoca, bu tavrınız sadece zamana oynama çabası… Başka bir şey değil… Bakalım önümüzdeki süreçte olumsuz sonuçlar gelirse bu kez ne tür mazeretler üreteceksiniz, hep birlikte izleyeceğiz!..
Abdullah Avcı’nın çok transfer yapmasına da karşıydım, Trabzonspor’da da bunu yapacağını düşündüğüm, üretim politikalarını tamamen yok edeceğini bildiğim için de ona karşıydım. Beni hiç yanıltmadı. Her sezon en çok yabancı transferi yapan, en fazla para harcayan kulüplerin başında geliyor Trabzonspor…. Altyapı yalanı adı altında durmadan toplum uyutuluyor, yapılan transferlerle kulüp adım adım kayyuma teslim noktasına götürülüyor. Bakın son 4 yılda Trabzonspor en çok puanı toplayan kulüp… Bir kez de şampiyon oldu. İki Süper Kupa kazandı, bir de Türkiye Kupası sahibi oldu. Ama borç her gün katlanarak büyüyor. Ahmet Ağağlu geldiğinde borç 943 milyon liraydı. Şimdi 3 milyar lira… Bu arada satılan futbolculardan 50 milyon Euro’ya yakın bir para kasaya girdi ekstra olarak… Buna rağmen bu kadar borç… Ve borcun büyük bölümü de Abdullah Avcı teknik direktörlüğü döneminde…
Kendi yıllık alacağı da 7 milyon liradan 25 milyon liraya fırladı…
Söyleyecek söz bulamıyorum.
Nihayetinde Abdullah Avcı’ya gelirken karşı olduğum nedenlerin hiçbiri ortadan kalkmadı, hatta arttı bile… Bırakın Trabzonspor’u şampiyon yapmasını, Şampiyonlar Ligi’ni de kazandırsa benim için gerçeğin üzerini örtmeye yetmez… Bir kulübün ideolojisi ve felsefesi yoksa, o kulübün ayakta kalma şansı bulunmaz. Benim için Trabzonspor, Anadolu’nun ezilen halklarının futbol sahalarındaki isyan bayrağıdır. Bu bayrak en yükseğe, üreterek, ürettiğiyle büyüyerek ve tüm güçlüleri eze eze dikilmiştir., tüketerek değil!
Ben üretimin ve ezilenin temsilcisiyim, Abdullah Avcı ise ezenin ve tüketimin…
Bu şartlarda hiçbir şekilde ve asla uzlaşamayız.
Saygılarımla…
Yorumlar
Kalan Karakter: