Bizden önceki nesillerde de, “İnsana güvenilmez kardeşim” sözleri sanırım her sohbetin ana menüsüydü. Bizim dönemimizde de aynı sözlerle doğduk, aynı sözlerle büyüdük ve yaş aldık… Ne yazık ki önce köleci, sonra feodal ve nihayetinde kapitalist sistemlerin ürettiği insan profili bireyciliği, bencilliği, ‘ben merkezciliği’ öne çıkarıyor. “Bal tutan parmağını yalar”, “At binenin, kılıç kuşananın’, “Her koyun kendi bacağından asılır” ve daha nice benzeri atasözleriyle bugünlere geldik. İnsanlar yaşadıkları koşullardan etkilenerek bireyselleşirken, buna daha, ‘Benim annem, babam’, “Benim oyuncağım’, ‘Benim elbiselerim, ayakkabılarım’ diye diye ‘önce ben’ demeye özendirildik.
Kuşkusuz bireysel olarak yaşadığımız insan ilişkilerinin sonunda da, kendi türümüze karşı olan güvenimiz sarsıldı. Neredeyse kendimize güvenemeyecek noktaya adım adım sürüklendik. Sadece kendi çıkarımız için doğayı tahrip etmekten, hayvanlara zarar vermekten, başka insanlara acı çektirmekten geri durmadık. Tüm bunların sonunda da, “İnsanın ruhunda kötülük var kardeşim” şeklinde bir düşünceyi içselleştirdikçe içselleştirdik. İnsan kötüyse uzak durmak gerekir. İnsan kötüyse, ‘düşene bir de sen vur’ mantığıyla hareket etmeyi ilke edindik. Oysa insan sosyal bir varlıktı. İnsan ancak başka insanların varlığıyla birlikte yaşama tutunabilir, kendi türünü sürdürebilirdi.
HER FELAKETTE İNSAN İYİLEŞİYOR MU, YOKSA GERÇEĞİNE Mİ DÖNÜYOR?
Bir yandan insana karşı nefret duymaya başlarken, diğer yandan da tüm ihtiyaçlarımızın yine insanlar tarafından karşılandığı gerçeğini unuttuk. Bir çay içtiğimizde, onda kaç bin insanın emeği olduğunu düşünmedik bile… Üzerimizdeki elbiselerin üretiminde, kullandığımız telefonlarda, yediklerimizde, içtiklerimizde, barındıklarımızda, doğanın harika ürünlerine insan elinin değmesini ve emeğini ortaya koymasını aklımıza bile getirmedik. Bize göre en kötü insanların bile aslında küçücük eylemleriyle, ya da emekleriyle hayatlara nasıl da dokunduklarını algılayamadık. ‘İnsan kötüdür’ dedik ve işin içinden çıktık. Yaşamımızdaki yalnızlaşmamıza bir gerekçe oluştururken, aslında insanın iyi yanının da bulunduğunu, bir küçük tetiklemenin bile bunu her koşulda ortaya çıkardığını fark etmedik yazık ki…
Tüm dünya bir Coronavirüs süreci yaşadı. İnsan türünün sonunun geldiği düşünüldü. O zorlu süreç içinde başta sağlık çalışanları olmak üzere, hemen hemen herkesin nasıl da ölümleri önlemek için çırpındı. Açlık yaşayanların karınlarını doyuranlar, faturaları ödenenler, askıda ekmek verenler ve daha birçok iyiliği bir arada görmedik mi… Kuşkusuz bu süreç içinde kana susamış vampirleşmiş insanlar da yok değildi. Fırsatı kaza yapmayan, bireysel çıkarını toplumun menfaatlerinin önünde görenler olmadı mı? Çok uluslu dünyanın en büyük zenginlerinin servetleri büyümedi mi? Ülkemizde en büyük karları bankaların yaptığını unutmadık ama bir bütün olarak toplumun dayanışma ruhunu da iliklerimize kadar hissettik. Süreç bittiğinde yine bu kapitalist sistemin acınası bencilliği körükleyen davranış biçimlerine dönüş yaptık. Bu da sistemin insan üzerindeki etkisinin kaçınılmazlığıydı ne yazık ki…
BU DEPREM DE İNSANIN NE OLDUĞUNU BİZE ANLATMADI MI?
Ve son büyük deprem felaketi… Türkiye kan ağlıyor. Milyonlarca insan evsiz, barksız, yurtsuz kaldı. Binlerce can kaybettik, on binlerce can ölümden kıl payı yaralı kurtuldu. Evler, apartmanlar, rezidanslar, kamu binaları yerle bir oldu. İşte bu acının ortaya çıktığı andan itibaren de insanın o muhteşem kendi gerçekliği, iyi yanı ortaya çıktı. Ülkemizin dört bir yanından yardım konvoyları deprem bölgesine akın etmeye başladı. İlk yardım konusunda hiç bilgisi olmayanlar bile koşa koşa enkazların başında yer almak, bir işe yarama amacıyla kendini paralayacak kadar sorumluluk üstlenmeye çalıştı. Spor kulüpleri, sporcular, sivil toplum örgütleri, meslek odaları adeta ayaklandı. Ülkemizde ilk yardım ve enkaz kaldırma uzmanı binlerce insan Kahramanmaraş’a, Gaziantep’e, Malatya’ya, Hatay’a, İskenderun’a, Adıyaman’a, Adana’ya, Osmaniye’ye, Elazığ’a ve tüm deprem illerine, ilçelerine, köylerine akın etti. Hiçbirinin resmi sorumluluğu yoktu. Maaş karşılığı değil, sadece iyilik, insanlık ve vicdan duygularıyla bunları yaptı.
Dünyanın hemen hemen tüm ülkelerinden yardım konvoyları yola çıktı. Giyimden, çocuk bezine, petten ekmeğe, suya, giyeceğe, barınma malzemelerine kadar ne ihtiyaç varsa herkes nesi var nesi yok göndermek istedi, bir nebze olsun deprem felaketinden zarar görenleri ısıtmaya, doyurmaya, acılarına ortak olmaya çaba harcadı. On binlerce yardım gönüllüsü, deprem bölgesinde soluğu aldı. Enkazlardan bir tek canlı insan ya da hayvan çıkaranların sevinç gözyaşları sel oldu. Ölümleri görenler, hiç tanımadıkları için gözyaşı döktü. Bir babanın enkaz altında kalan yavrusunun elini tuttuğu fotoğrafı görenler acının katmerlisini yaşadı. Depremden etkilenmeyen bölgelerde yaşayan insanlar, evlerini, iş yerlerini, otellerini açtı, daha önemlisi kucaklarını, yüreklerini açtı acıyı en derinden yaşayanlara… Milyonlar, hatta milyarlar uykusuz geceler geçirdi, kendileri değilse de yürekleriyle, beyinleriyle depremzedelerin yanında olduklarını hissettiler, hissettirdiler.
İNSAN ‘İYİ’DİR, TEK SORUN AÇIĞA ÇIKACAK KOŞULLARIN OLMAMASIDIR
Düşünebiliyor musunuz, hiç tanımadığı, bilmediği, yüz yüze gelmediği, bir kez tebessüm bile etmediği, hayatında bir kez bile görme ihtimali bulunmadığı insanlar için bir dünya toplumu acı duyuyor, yardıma koşuyor, yüreğini açıyor, onlarla ağlıyor, onlarla gülüyor. Tabii ki bir takım açgözlü sefiller utanmazca hareket etmeye, bu depremi bile ranta çevirmeye çalışıyor. Tıpkı Coronavirüs sürecindeki gibi… Ama bu vicdanlarını satılığa çıkarmışlar da, iyi insanların çığlıklarıyla boğuluyor, yerin dibine batırılıyor, sokağa çıkacak yüzleri kalmayacak hale getiriliyorlar.. Utançlarıyla silinip gidiyorlar. Çünkü iyilik baskın çıktığında, kötülerin yaşam alanları daralır, akrep gibi kendilerini sokarlar… Bu sadece bir süreç işidir.
Demek ki iyilik bulaşıcı olunca, insandan insana, toplumdan topluma, halktan halka yayıldıkça kötüleri bekleyen akıbet sadece dışlanma, tükürük yağmuruyla boğulma oluyor. Şunu biliyoruz ki bu depremin yaraları sarılıp, yine her zamanki yaşamımıza döndüğümüzde bu bencillik yumurtlayan kapitalist sistemin çarkları içinde yine bireyselleşeceğiz, yine kendi çıkarımız için her yolu deneyeceğiz belki de…
Ama iki büyük felaket bize bir gerçeği gösterdi. Demek ki insan büyük acıları gördüğünde, hissettiğinde kendi türünün yaşaması için böylesine kendini feda edebilecek kadar erdemli davranabiliyorsa, ‘iyi’dir. Onları kötülüğe iten koşullardır. Koşullar değiştiğinde, ‘ben’ yerine, ‘biz’ sözü içselleştirildiğinde ‘İyi’ler kazanacaktır. İşte o gün dünya barışa koşacak, kardeşlik, sevgi egemen kılınacak, kimse kimsenin burnunu kanatmaya çalışmayacak, başkalarının acıları üzerinden kendi mutlu dünyasını kurma çabası göstermeyecek. Bunu bozmaya çalışanlar toplum dışına itilecek, tecrit olacak ve dünya gerçek bir cennet haline dönüşecek.
Çünkü bir kez daha gördük ki insan ‘iyi’dir.
İyiliğin sürekli hale gelmesi umuduyla….
Yorumlar
Kalan Karakter: