Fransa’da 1789 Sanayi devrimi gerçekleşti ve yeni bir sınıf olarak ortaya çıkan burjuvazi, feodal derebeylerini, yani aristokrasiyi yendi ve yeni bir düzenin ilk temellerini attı. Yeni düzenin adı da burjuva demokratik cumhuriyetti. Bu devrimin ardından, burjuva sınıfı, devleti ele geçirirken, tüm araçlarını da kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başladıktan sonra büyük bir servet birikimi sağladı. Bu sınıf, Fransa’da, Almanya’da, ABD’de, İngiltere’de, Hollanda’da, Belçika’da öylesine büyüdü ki, artık bir takım kukla politikacılar aracılığıyla devleti yönetecek noktaya geldiler. Yasaları istedikleri gibi çıkaran Parlamentolar oluşturdular. Çalışma hayatında da fabrikalarındaki emekçileri inim inim inleterek sömürdüler. Bu yetmedi, kendi işçisi dahil, köylüyü ve ürettikleri mamul maddeler aracılığıyla ülke halkının tümünün iliklerini dahi emdiler. Beş yaşındaki çocukları bile çalıştırmaktan geri durmadılar. Ama serveti büyüyenlere sadece kendi ülkelerini sömürmek yetmezdi. Azgın azınlık, tüm dünya halklarını da ezdikçe ezmeliydi. Gelişmiş sanayileriyle birlikte adım adım farklı ülkeleri boyundurukları altına aldılar. Askerleriyle Afrika, Asya, Güney Amerika ülkelerini işgal etmeye başladılar. Bu ülkelere yerleşirken, kültürlerini, dillerini, yaşam tarzlarını da buralara taşıdılar. Yerli halkın kendi kimliklerini adım adım yok ettiler ve asıl var oluş sebeplerini ortadan kaldırdılar.
Tabii ki bunları yaparken dikensiz gül bahçeleriyle karşılaşmadılar. Her ülkenin halkı, bu Emperyalist ülke çapulcusu askerlere ve onların korumasında, sömürü çarkını alabildiğine genişleten işgalci burjuva sınıfına karşı ayaklanmalar gerçekleştirdiler. Her ülke yerel liderlerinin önderliğinde, bu işgalcilerle ölümüne savaşa giriştiler. Milyonlarca insan öldürüldü, aç bırakıldı, yoksulluğu mahkum edildi ama işbirlikçi olmayan halkın isyanı tüm bu Emperyalizm uzantısı unsurları tek tek temizleme girişimini sürdürdü. Sonuçta bu emperyalist ülkeler, sözde insan hakları ve işgalciliğin yanlışlığını fark ederek geri çekilme kararı aldılar. Ama bunu yaparken, ekonomik olarak tümüyle kendilerine bağladıkları sömürdükleri ülkelerde, kendi iş insanlarının yatırımlarıyla varlıklarını sürdürdüler. Bu sömürü çarkının kurulması için yatırım yapılan geri kalmış ülkelerde siyaseti, bürokrasiyi, askeriyeyi, iş dünyasını dizayn etmeye başladılar. İstediklerini iş başına getirdiler, istediklerini indirdiler.
İŞGALLER ÇOK ULUSLU ŞİRKETLER ARACILIĞIYLA SÜRDÜ
Bu da yetmedi… Sonunda emperyalistlerin bu doymaz iştahlı, vampir iş insanları, kendi aralarında birleştiler. “Paranın dini, milliyeti, vatanı olmaz” mantığıyla, halkları sömürme adına birçok şirket ortak iş yapmaya başladı. Sömürecekleri ülkelerde de kendilerine vatanlarına yürekten bağlı olmayan, parayı her türlü değerin üzerinde tutan her sınıftan unsurlar buldular. Onlar aracılığıyla sömürülerini sürdürdüler. Ancak bu da yetmiyordu. Ne yapılmalıydı? Ülkelerde yasaları değiştirmeliydiler. Yabancı sermayenin girişi için her türlü kolaylık sağlanmalıydı. Adına Neo-liberal ekonomi politika denen bir ucubeyi dünyaya dayatmaya kalktılar. Ekonomik, kültürel, siyasi, teknolojik, sanayi ve askeri açıdan kendilerine bağımlı kıldıkları ülkeleri yönetenler, bu emperyalist ülkelerin çok uluslu şirketlerinin dayattığı sistemi allandıra pullandıra halklarına hap gibi ve hastalıkların tümünü yok edecekmiş düşüncesini empoze ederek yutturdular. Artık ülkelerinin ulusal çıkarları savunanlar, çağdışı, ‘Dinozor’ olarak aşağılanırken, özelleştirmeleri savunan, ‘bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar’ şeklindeki kuralsız sistemi benimseyenler kahramanlaştırıldılar.
Ülkemizde de özellikle 1980’den sonra başlayan neoliberal politikalar sonunda halk daha da yoksullaşırken, devasa şirketler, devletlerden bile daha güçlü bir şekilde servetlerine servet kattılar. Türkiye de 12 Eylül faşist darbesi ve devamında Turgut Özal ile birlikte bu sistemi yerleştirmeye çalıştı. O dönemde Özal, “Boğaz Köprüsünü de, fabrikaları da satarım” dedi ve emperyalist uşakları tarafından alkışlandı. Ve satmaya başladı. O sattı, Demirel sattı, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller sattı. Şimdi de Recep Tayyıp Erdoğan ne var ne yok satıyor. Artık milyonlarca şehidin kanıyla sulanarak vatan yapılmış topraklarımız satılmaya başlandı. Peki Türkiye böylesine satılırken, bir yurttaş olarak sen ne elde ettik? Ekonomin mi zirve yaptı? Adaletten mi nasibimizi aldık? Özgürlük alanında dünyanın en önde gelen insanları haline mi dönüştük? İşçimizin, memurumuzun, emeklimizin, köylümüzün, esnafımızın başı göğe mi erdi? Yoksa eskisinden çok daha kötü bir tabloyla mı karşı karşıyayız? Ülke böylesine satılırken, kimler zenginleşti? Halk mı, yoksa çok uluslu şirketler ve onların yerli işbirlikçisi bir avuç tefeci, rantçı mı?
TÜM BUNLARI KABULLENİP TESLİM Mİ OLMALIYIZ?
Tüm bunlar olurken, “Nasılsa sistem bu, kabullenelim mi?” diyoruz. Ya da dünyanın güçlüleri bizi kılçıksız yutmak isterken, “Ne yapalım, tecavüz kaçırılmazsa zevk alalım” mı diyelim. Kuşkusuz böyle diyenler var ama küresel sermayenin doymaz iştahına teslim olmak istemeyen milyonlar savaşmıyor mu? Mücadeleden kaçıyor mu? Ölmeyi, hapislere girmeyi göze almıyor mu? Hem ülkemizin, hem şehrimizin, hem insanlığın, hem kendi onurunu korumak için tüm gücümüzle karşı koymamız gerekmiyor mu? Birer insan, birer birey olarak kendi kimliğimizle, kişiliğimizle yaşama hakkımızı savunmak, özgürlük için savaş vermek en önemli görevlerimizden biri değil mi?
Neyse!...
Küresel sermaye böylesine büyük bir gelişme sağlarken, rantın olduğu tüm alanlara nüfuz etmek için de ellerinden geleni yaptılar. Hani uyuşturucu ticaretinin de silah kaçakçılığının da, insan kaçakçılığının da, organ mafyasının da belki de tepedeki yönetenleri bu türlerin uzantılarıyla doludur. ‘Baron’ diye nitelendirilen ve öcü olarak gösterilenler kim bilir kukla olmanın ötesinde bir işlev görmüyordur. Bu uluslararası şirketler, parayı adeta saraylarda istifleyenler, tüm rant kapılarını zorlarken, futbolda da korkunç paralar döndüğünde bu alanı boş bırakır mı? Mümkün değil! Adım adım futbola da el attılar. Küresel sermayenin ağababaları, futbolu yönetenleri de adım adım ele geçirdi. Endüstriyel futbol adı altında ne yazık ki FİFA, UEFA ve tüm ülke federasyonları neredeyse çok uluslu şirketlerin oyuncağı haline getirildi. Özellikle İngiltere başta olmak üzere, Avrupa’nın birçok ülkesinde kulüpler alınıp satılan metalar haline dönüştürüldü. Futbol halkın en sevdiği oyunken, zenginlerin oyuncağı haline getirildi.
FİFA VE UEFA DA PARA BABALARININ KUKLALARIDIR
Bugün dünya futbolunu yöneten FİFA ve Avrupa futbolunun patronu UEFA’nın merkezi neresi biliyor musunuz? İsviçre… Sadece bu kuruluşlar değil, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin, Dünya Hentbol Federasyonunun, Dünya Voleybol Federasyonunun ve daha birçok uluslararası spor organizasyonu başlarının da merkezi bu ülke… Bu ülke nesiyle biliniyor? Özel yasalarla korunan bankalarının gizli kasalarında trilyonlarca Euro ya da dolar saklanmasıyla… Tüm bu kuruluşların merkezinin İsviçre olması tesadüf olabilir mi? Neyse bunu da geçelim!
FİFA ve UEFA gibi futbolun baba kuruluşları da paranın tadını aldı. Düzenledikleri dev organizasyonlarda milyarlarca dolarlık bütçeler yaratıldı. Genelinde spor, özelinde futbol adeta bacasız sanayii haline gelirken, sponsorlar, reklam verenler, spor malzemesi üreten firmalar aracılığıyla da kulüp sevgisi, koşulsuz seven taraftar kimliği adım adım, ‘satıcı-müşteri’ kılığına sokuldu. Bu anlamda ülke federasyonları ve kulüpler de paraya tapınmanın sonucu yaratılan ucube sistemi kanıksadılar. Tüketim çılgınlığı baş gösterdi. Bir zamanlar, “Futbolcunun ve teknik direktörlerin kulüpleri” varken, bu artık, “Kulüplerin futbolcuları ve teknik adamları” haline getirildi. Onlarda alınır satılır metalar olarak işlev görmeye başladı. Futbol artık devasa servetlerin sahibi haline gelmiş ama paralarının gerçek kaynağının ne olduğu bilinmeyen kişilerin tekeline bırakma eğilimi içinde… Buna yerel anlamda başkanlar., yöneticiler, medya mensupları, taraftarlar adım adım alıştırıldılar. Kim bilir, tüm dünya nimetlerini hamuduyla yutan, milyarlarca insanın yoksulluk içine düşmesine sebep olan bu çok uluslu tekeller, belki de kara para aklama, belki vergi kaçırma ve belki de bir ülkeyi adım adım parayla işgal etmenin yolunu en çok sevilen spor dalı olan futbolu ele geçirerek gerçekleştirmek istiyorlar.
İNSAN AŞKINI, SEVDASINI PARA KARŞILIĞI SATABİLİR Mİ?
Yazımın giriş bölümünde yaptığım bu girizgahtan sonra farklı bir pencereden ve konuyu Trabzonspor'a getirerek devam etmek en doğrusu…
Oldum olası ‘satmak’ sözü itici, hatta iğrenç gelmiştir bana… Gazetelerde anasını, karısını, kızını satan erkeklerin nasıl da aşağılanarak haberleştirildiğinı çokça okumuşuzdur. Öldürme aracı silah satıcılarını da, insanı öz benliğinden koparan, beynini ele geçiren, bedenini harabeye çeviren uyuşturucuyu satanları da az mı lanetlemişizdir değil mi? Arkadaşını, dostunu, aşkını satanlar da vardır mesela… Onların nasıl da aşağılık karakterlere sahip olduğunu ne çok konuşmuşuzdur sohbetlerimizde haksız mıyımi? Ama insan kılığında aramızda dolaşan, yaşamı sadece para kazanmak, zenginleşmek ve lüks içinde keyif sürmek olarak gören zavallılarsak tüm satıcılara hoşgörüyle yaklaşabiliriz. Hatta bizzat en değer verilmesi gerekenleri bile satmaktan geri durmayabiliriz.
Sahi, mesela insan aşkını para karşılığı satabilir mi? Satabiliyorsa buna ‘aşk’ denebilir mi? Zoru gördüğünüzde kaçtığınız, sıkıntılarına katlanamadığınız, hep iyiyi, güzeli yaşattığında hissettiğiniz duygusal ilişkinin adı aşk olur mu? Aşk, gerektiğinde uğruna ölümü göze alabilmek, her şeyinden vazgeçebilmeyi göze almak değil midir? Zoru gördüğünüzde sattığınız aşk artık sizin midir? Şöyle de diyebiliriz aslında… Sizin anneniz, babasız, kardeşiniz, eşiniz, çocuklarınız zor durumda kaldığında onları hemen terk eder misiniz? “Başınızın çaresine bakın, sizinle bir mücadelenin içinde olamam” diye kestirip atar mısınız? Yoksa, onların düştüğü zor durumda yanlarında yer alır, her türlü özveride bulunur ve bir çıkış yolu için savaşı göze mi alırsınız? Eğer yüreğinizde biraz olsun, anne, baba, kardeş, eş, çocuk sevisi varsa kuşkusuz ikinci şıkkı seçersiniz değil mi?
Neyse!...
Asıl konuma böyle bir giriş yaptıktan sonra Trabzonspor ile ilgili olarak zaman zaman gündeme getirilen, birilerinin arka planda ısıtıp ısıtıp önümüze koyduğu ve toplumu adım adım alıştırmaya çalıştığı, son dönemlerde yeniden alevlendirilen, kulübün satışına gelelim isterseniz. Bordo-Mavili kulübün özellikle Katar sermayesine satış konusu ne acı ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyıp Erdoğan’ın, Katar ile dostluk ve ekonomik çıkar ilişkilerini yoğunlaştırdığı, Akyazı Stadına da bu ülkenin emirini getirip, sonra Karadeniz yaylalarını helikopterle gösterdiği sürecin sonunda başlıyor. Yine bir televizyon yorumcusunun açıklamalarıyla gündeme geldi Trabzonspor’un satışı… Ederini bulduktan sonra satmayacağı değeri olmayanlar da hemen balıklama daldı bu satış hikayesine…
DOĞAN YUMĞURUNU MASAYA VURMALI, HERKESİ SUSTURMALIYDI
Şunun altını net bir şekilde çizeyim ki, şu anda kulüplerin tümü dernek statüsünde yönetiliyor ve yasalara göre dernekler alınıp, satılamaz, devredilemez. Trabzonspor aynı zamanda şirket ve Borsa’ya kote bir kulüp… Ancak yine yasalara göre bu şirketlerin sadece yüzde 49’u satılabiliyor. Bu yüzde 49’un satışının yetkisi de yönetimlerde değil, genel kurullarda… Yarın iktidar bir yasa değişikliğine gider, hem derneklerin satışına, hem şirketlerin tümünün satışına izin verebilir. Bu durumda yetki yönetimde değil, Genel Kurul üyelerinde…Dernek Genel Kurulu’nun da üçte ikisinin onayı gerekiyor. Yani söz konusu durum hasıl olur ve genel kuruluna 1000 üye katılmışsa bunun 751’inin satışa onay vermesi şarttır ki, Trabzonspor’un radikal ve militan üyeleri, böyle bir ihanete asla izin vermez diye düşünüyorum.
Neyse yine de ben bu konu üzerinde yazmak istiyorum. Çünkü bu spekülasyonlar çıkarken, tartışılırken konuşanlara, yorum yapanlara bakınca canımın çok yandığını ifade edeyim ve şimdi tartışmaların odağındaki konuyla ilgili sadede geleyim…
Beklerdim ki Trabzonspor camiası büyük bir tepki göstersin bu sözde ‘satış’ spekülasyonuna… Ama cılız birkaç ses dışında konuşanların tavırları pek de iç açıcı değildi. Kulübün başkanı Ertuğrul Doğan, konuyla ilgili sorulan soruya, “Böyle bir şey gündemde yok. Gündemde olmayan bir konuyu da tartışmanın anlamı yok” şeklinde açıklamada bulundu. Oysa, “Böyle bir şey gündemde yok ama Trabzonspor’u satmayı düşünmek bile bu kente ve ülkeye ihanettir. Bunu dillendiren kim varsa Trabzonspor düşmanıdır” demesini isterdim. Ama tartışılan konunun anlamını bile çözmekten aciz ki, bu kulübün başkanı, satış tartışmalarının kafasına balyoz gibi inmeyi beceremiyor. Ya da bu hikayenin bir yerinde kendisinin de rolü bulunmaktadır!
ETKİLİ YETKİLİ İSİMLERİN İFADELERİ ÜZÜNTÜ VERİCİ
Aynı şekilde Divan Kurulu Başkanı Ali Sürmen de, “Bize ulaşan bir durum yok ama bu konuda karar genel kurulundur” şeklinde dostlar alışverişte görsünler misali sözleri kamuoyuna yansıdı. Bu kulübün Divan Kurulu başkanını yapması gereken açıklama böyle mi olmalıydı? Nasıl olur da bunun tartışılmaya çalışılmasına bile en üst perdeden tepkisini koymaz, nasıl isyan etmez, neden, “Bu kulübü satmaya yeltenenler, milyonlarca Trabzonsporlu kim varsa hepsini, cehennem ateşinde diri diri yakması gerekir. Aksi takdirde bunu düşünmesi bile mümkün değildir” diyemez… Bu kulübün en saygın makamını nasıl da ayaklar altına alacak üstünkörü açıklamalar yapabilir. Yazıklar olsun demekten başka elimden bir şey gelmiyor.
Ya Celil Hekimoğlu’na ne demeli? “Doğru bir yatırımcı bulunursa satış neden olmasın” diyebildi yüzü utanmadan. Bir ara az kalsın Trabzonspor başkanı olacaktı. İyi ki olmamış. Bu kulübü geçmişte yönetenlerin demek ki yaptıkları çok iyilik varmış ki, Hekimoğlu’nun başkan olmasının önüne geçecek koşullar oluştu… Sayın Hekimoğlu, sahibi olduğu kulübü doğru yönetmeyi, geliştirmeyi ve üst liglere çıkarmayı bile beceremezken, Trabzonspor gibi milyonlarca seveni olan bir kulüp ile ilgili ve çok ciddi konuda satışı onaylayacak görüş belirme hakkını kendinde nasıl buluyor anlamadım… Sahibi olduğu kulüpte bile her sezon farklı politikalar uygulayan, ne yaptığı anlaşılamayan bir ismin, Trabzonspor’un kaderiyle ilgili konuşacak tek kelimesi olamaz ama onun bu hakkı kendinde görebilmesini anlamış değilim.
Bir de bazı gazeteciler ve taraftarlar da, “Satılsın, yıldız yağmuruyla her yıl şampiyonluklar gelir” şeklinde abuk sabuk görüşler ortaya atıyorlar ve bu konuşan, yazanların yürüttükleri mantığı insanın aklı havzalı almıyor.
TOLGA ZENGİN KADAR OLAMADILAR, KAZIM’IN KEMİKLERİNİ SIZLATTILAR
Satış üzerine yazan, çizen, konuşan, yetkili, yetkiniz hiç kimse bir Tolga Zengin’in tırnağı bile olamadı ne yazık ki... Ne dedi eski Kaptan Tolga Zengin: "Bu armada Kazım'ın ruhu, Mustafa abinin kalbi ve deplasman yollarında bu büyük sevda uğruna hayatını kaybeden taraftarlarımızın kanı var. Satılamaz! Satılması teklif dahi edilemez! Düşünülemez, konuşulamaz! Trabzonspor'un sahibi Trabzonsporlulardır!" Bu Tolga ki, altyapısından yetiştiği, her türlü özveriyi yapıp da formasını terlettiği takımda, taraftarın en fazla hışmına uğrayan, hakaretler işiten, küfürler yiyen, yönetimlerin, teknik kadroların ezmeye çalıştığı bir isim… Ama istediğiniz kadar dışlamaya, aşağılamaya, vurmaya, kırmaya çalışın bir insanın yüreğindeki Trabzonspor sevgisini yok edemezsiniz. Tolga da gerçek bir Trabzonsporlu tavrını ortaya koyarken, yetki ve teksi sahibi olanlara da en hasından tokadı yüzlerine yapıştırmış oldu.
Trabzonlu olmayan ama büyük bir aşkla Bordo-Mavi renklere gönül veren Artvin’in devrimci evladı Kazım Koyuncu Trabzonspor’u tarif ederken, “Trabzonspor'u tutmak sadece o yörenin çocuğu olmakla açıklanabilecek milliyetçi bir davranış değildir. Benim için Trabzonspor, en güçlülere karşı koyan ve herkesi yenen hayali kahramandı. Öyle bir kahramandı ki statükoyu bile devirmişti” ifadelerini kullanmıştı. Bu sözleri öyle sanıyorum ki, her Trabzonsporlu not defterinin en baş sayfasına yazmıştır, ezberlemiştir. Peki, Kazım’ın, tarif ettiği Trabzonspor, en güçlülerle verdiği mücadeleden başarıyla çıkarken, bugün yanlış yönetimlerden dolayı ekonomik darboğaz yaşanıyor diye, bu kulübü paraya tahvil etme hangi alçakça düşüncenin ürünüdür acaba?
TRABZONSPOR GÜÇLÜLERLE SEVİŞEREK BÜYÜK OLMADI
Peki Mehmet Dalman, henüz 17 yaşındayken, 1996’da Fenerbahçe’ye Hüseyin Avni Aker’de 2-1 yenilip şampiyonluk kaçtı diye canına kıyarken, bu eylemini sizin satış için çırpınmanız için mı yapmıştı? Ya da Özkan Sümer, “Trabzonspor o kadar büyüktür ki, hiç kimsenin cebine sığmaz” sözünden sonra para babalarına kongreyi dar edip, Trabzonspor’u özgürleştirme mücadelesinin meşalesini yakarken, sizler bugün kulübü satın diye mi canını ortaya koydu? Ya da yine Merhum Sümer’in, “Trabzonspor güçlülerle sevişerek değil, savaşarak büyük olmuştur” sözleri sizin için hiçbir şey ifade etmiyor mu? Veya, “Biz biriz, biz biziz, biz Trabzonspor’uz” sözlerinden aldığınız tek bir ders de mi olmadı? Yıllarca, Trabzonspor, Türkiye’nin ‘T’sidir sözünü kendine şiar edinenlerin şimdi ‘satış’a onay verir gibi bir edilgenlik içinde bulunmanız nasıl değerlendirilmeli?
Bakın sevgili Trabzonsporlular…
Trabzonspor’un tarihi gerçekten farklıdır, kendine özgüdür. Ne Fenerbahçe, ne Galatasaray, ne Beşiktaş gibi bir semtte gençlerin bir araya gelerek, saraylardan, aristokrasiden, destek alarak,, ne para babalarının sırf vergi kaçırmak için kurduğu bir kulüp değildir. Bu kulüp, Trabzon’un köklerinden gelen 4 kulübün çok da sancılı geçen bir sürecin sonunda birleşmesiyle meydana gelmiş bir baş yapıttır. Kurulurken verilen mücadeleleri, kurulduktan sonra yapılan savaşları iyi düşünün… Trabzonspor tarihi bir kentin, onuru haline gelip, sonra ulusal, ardından da uluslararası bir marka değerine dönüşmüşse, bunun tek sebebi onu gerçekten yüreğinin derinliklerinde, tüm benliğiyle sevenlerin özverisi gerçekleştirmiştir bunu… Trabzonspor’un 1966’dan itibaren ne büyük badireler atlattığını, nasıl bedeller ödediğini bilir misiniz? Hatırlayanınız var mı? O badireler atlatırken, bedeller ödenirken acılar içinde kıvranan Bordo-Mavi renklerin gönüllüleri hiçbir zaman çaresizlik belirtisi göstermemiş, teslim olmamışlardır. O değeri daha da büyütmek, yüceltmek için savaşmış ve sonunda da hep düze çıkmış, Türkiye’nin en büyüklerinden biri olmayı başarmıştır.
TRABZONSPOR HALKIN TAKIMI OLARAK VAR OLMUŞTUR
Bunu yaparken, kulübün ne bugünkü gibi devasa sponsor, stat, naklen yayın, isim hakkı, reklam, stat, loca, kira gelirleri bulunuyordu. Bu kulübü kuran, yaşatan, büyütenler, gelir kalemlerinin neredeyse sıfır olduğu o dönemde teberrularla, sinema biletlerine, İran’a giden kamyonlara konulan küçük küçük bedellerle, çay, fındık, sigara üreterek, yönetenler ceplerinden koyarak ve İstanbul., Ankara ve Trabzon’da yapılan gecelerden elde ettiği gelirlerle ayakta tutmayı başardı. Büyüttü. Hatta ülkenin en büyüğü haline getirdi. Siyasetin ağababalarını, İstanbul’un devasa sermayesini, medyasını, Türkiye Futbol Federasyonunu, hakemleri döve döve, eze eze, bu kentin gençlerine güvenerek, inanarak, sorumluluk vererek zirveye çıktı, şampiyonluklara ambargo koydu. Hem de 6 kez bunu kendi evlatlarıyla, bu kentin değerleriyle başardı. Başardı, çünkü o günün neferleri, kulübün yöneticisi, teknik direktörü ya da futbolcusu değildi. Trabzonspor onların uğruna ölünecek canları, malları, aşklarıydı.
Ne yazık ki özellikle 1983’ten sonra ülkedeki ekonomik sistemin de değişmesi, rantiyenin, müteahhitliğin zirve yapması, üretim değil tüketimin yıldızının parlatılmaya başladığı süreçte Trabzonspor’u da başkalaştırma çabaları doruğa ulaştı. Ardından da para babalarının elinde rantiye aracına dönüştürüldü. Böyle olunca da para babaları, sanki kulüp için büyük fedakarlıklar yaptıklarına dahi bir hava estirip, yanlarına da ceplerini doldurdukları ya da iş alanı açtıkları kişilerin de desteğiyle birlikte krallıklarını kurarken, gerçek şu ki, tarihi kimliklerin yarattığı bu büyük değerin rantını yiye yiye doymamışlardır. Bunu yapanlar ise bir kısım başkanlarıyla, yöneticileriyle, teknik adamlarıyla, futbolcularıyla, medyasıyla taraftar kılıklı çıkarcılarıydı kuşkusuz…
Yapılması gereken ise bu kulübü yeniden sevenlerinin yönetimine bırakmak için, büyük bir mücadele verip, bağımsızlığına kavuşturmaktır. Siyaset kurumunun oyuncağı olmuş yönetim biçimlerinin kıçlarına olabildiğince şiddetle tekmeyi vurmak ve elini, hatta gövdeyi taşın altına sokarak yeniden şahlanışına imza atmaktır.
‘YILDIZ YAĞMUR’U SAVLARI SAFSATADAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR
Trabzonspor’un satılmasını savunanların en önemli dayanak noktalarından biri, “Bu kulübü satın alan para babaları, dünyanın en büyük yıldızlarını getirir, her sezon şampiyonluk gelir, Avrupa’da zirveye çıkarız” biçiminde altını dolduramadıkları bir düşünce olsa gerek. Peki böyle düşünenlere sormak isterim: İngiltere’de tüm Premier Lig kulüpleri satılmış… Yani her kulübün sahibi büyük para babaları… Peki bu kulüpler arasında her sezon biri şampiyon olmuyor mu?, 4 takım da küme düşmüyor mu? Hem de devasa paraları olan patronların kulüpleri bile Premier Ligde tutunamıyorlar bile… Bu nasıl oluyor dersiniz? Satın alınan her kulüp hep şampiyon oluyorsa, İngiltere’de 20 kulübün de hepsi aynı anda nasıl şampiyon olamıyor? Trabzonspor’un sahibi olacak para babasından da daha büyük para babaları, Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray, Başakşehir, Adana Demirspor ve bunlar gibi kulüpleri satın alıp, çok daha önemli yıldızları getirdiklerinde rekabette geri kalmayacak mısınız?
Kaldı ki, bu kulübü satın alacak kişinin, Trabzonspor sevgisi hiç olmadığı, sadece rant aracı olduğu için, çok sevdiğimiz aşık olduğumuz bu değer vergi kaçırma ya da kara para aklama aracı haline getirilirse hiç mi vicdanımız sızlamayacak, hiç mi yüreğimiz acımayacak? Yani ‘üst kimliğimiz’ dediğiniz Bordo-Mavi renkleri en üstte temsil eden kişinin, renk aşkı yerlerde sürünecek ve sizler de bu renkler için can vermeye devam edeceksiniz öyle mi?
KENDİ VATANINDA PARYA OLARAK YAŞAMAK ZORUNDA KALIRSIN
Eklemek istediğim önemli bir konu daha var; İngiltere ya da ABD veya Avrupa’nın sanayi, ekonomik ve askeri olarak güçlü ülkeleri, küresel sermayeyi çekmek için kulüp satın alabilir, satabilir ve bunu teşvik edebilir. Çünkü onlar bilir ki, kulüplerini satın alacak olan Arap, Çin ya da Rus sermayedarları ülkelerinin ekonomik, askeri, teknoloji ve sanayii durumuyla birlikte kendi sistemlerine en küçük bir zararları dokunamaz. Dokunmaya kalktığında mallarına el koyar ve kıçına tekmeyi yapıştırırız. Bunu İngiltere ve ABD, Rusya-Ukrayna’ya saldırdığında yapmadı mı? Rusya gibi devasa bir ülke bile Oligarklarının, ABD, İngiltere gibi ülkelerdeki sermayelerine el koymalarına bir tavır alabildi mi?
Hayır!
Abramovich’in Chelsea’sı bu isme bırakıldı mı? Anında bu kulübe el konulup, başkasına satılmadı mı? Acı ama gerçek şu ki bizim gibi ekonomisi, teknolojisi, sanayisi, askeri yatırımı bu emperyalistlerin çok ger,isinde olan ülkeye giren bir liralık sermayeye bile el koyamazsın. Koyarsan Birleşmiş Milletler aracılığıyla üstüne çözerler. Lahey Adalet Divanı, AİHM, Uluslararası Tahkim Mahkemesi, İMF, D:ünya Bankası üstüne çullanmaz mı? Bizim kulüplerimizi satın alanlar, bir süre sonra ülkenin her şeyini ele geçirmeye çalışmazlar mı sanıyorsunuz. Ve bir bakmışsın ki tam bir sömürge haline gelmişsin. Kendi vatanında parya olarak yaşamak zorunda kalırız.
Neyse: Geçelim….
Trabzonspor’u sattığınızda da benzer bir durumla karşılaşmayacağımızın garantisi var mı? Bu kulübü yarın Katarlıların ya da bir başka ülkenin Şeyhleri ya da zenginlerinin satın alması halinde adım adım Trabzon’u, yaylalarına, yeşil örtülü toprağına el koymaya başlayıp, bu kenti ve yöreyi, Ortadoğu’nun, Filistin’i haline getirmeyeceklerinin garantisi var mı? Bu Petrol Zenginleri ve onların yerli işbirlikçilerinin paraya boğacağı kitlelerinin, bir kısım siyasetçinin, sivil toplum örgütünün kendilerine sözcülük yapmalarını isteyeceği ve sırf cebi şişecek diye bu rolü gönüllü oynayacak az insan mı bulunur? Ne yazık ki ülkemizde namuslular, hırsızlar kadar yürekli olmuyor bazı dönemlerde…. Trabzonspor üzerinden rant devşireceklerin karşısında da bu kulübü gerçekten sevenlerin sesleri çıkmayacaktır. Solukları kesilecektir.
TRABZONSPOR AŞKI PARAYLA SATILABİLİR Mİ SİZİN İÇİN?
Taraftar demek, “Kendini veren, kendinden veren, karşılıksız sevendir”. Siz bir karşılık bekleyerek taraftarı olduğunuz kulübün bir kişiye satışına nasıl onay verebilir siniz? ‘Üst kimliğimiz’ dediğiniz, ‘Aşkımız’ diyerek yere göğe sığdıramadığınız Trabzonspor’u birinin malı yapmak, meta karşılığı peşkeş çekmek mi isteğiniz? Unutmayın, kötü de yönetilse, başarısız da olsa Trabzonspor bizim en önemli varlığımız, değerimiz… Yani onu seven tüm kitlenin ortak namusudur. Bu kulüp bir tek kişinin malı olduğunda, onun için yüreğimizin derininden gelen bir duyguyla sevinebilir miyiz, başarılarıyla gerçek anlamda gurur duyabilir miyiz? Ya da başarısızlığında, ya da yaşadığı travmalar sırasında yürekten bir acıyı hissedebilir miyiz? Beynimizin yandığını düşünebilir miyiz? Bu kulüp bir tek kişinin malı olduğunda karşılıksız bir sevgi yüreğinizde kırıntı olarak kalabilir mi? Sanmam! O şartlarda bu kulübün başarısı ya da başarısızlığı Trabzonlu bir bilim insanı veya iş insanının başarısı ya da başarısızlığı kadar ilgilendirir bizi haksız mıyım?
Bir şey daha;
Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, Osmanlı’nın paramparça olduğu, Serv anlaşmasıyla devletin ortadan kalktığı bir dönemde şayet, “Bu emperyalistlerle başa çıkamayız. Kaderimize razı olalım, ülkenin kaderine razı olalım” deselerdi şu anda ne Türkiye Cumhuriyeti, ne Trabzonspor kulübü, ne Fenerbahçe, ne Beşiktaş, ne Galatasaray ve diğer kulüpler de olmazdı. Olsa da isimleri İngilizceydi büyük ihtimalle… Bırakın bu kulüpleri bu şehirlerde, diliyle, diniyle, kültürüyle yaşayan sizler de, bizler de olmazdık. Belki yaşayabilirdik ama farklı bir insan profili olarak sokaklarında boynu büyük yürürdük büyük ihtimalle… Ama Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere silah arkadaşları, işgal altındaki bir ülkenin kurtuluşu için ölümüne bir mücadeleyi göze aldılar. Ama önce bu zafere inandılar, adım adım halkı da inandırdılar. Milyonlarca genç kanını akıttı Türkiye’nin vatan toprağı olarak kalabilmesi için… Ve sonunda da zafere ulaştılar. Bugün bağımsız bir ülke olarak hala bu dünyada bir yerimiz varsa, bunu 1919’larda başlayan kurtuluş mücadelesinin baş kahramanlarına borçluyuz. Şu bir gerçek ki Vatanı satanla, vatanı kurtaranları ayırt etmeyi bilmeyen toplumlar yok olmaya mahkumdur.
Son söz; Trabzonspor’u kuranlar, yaşatanlar, büyütenlerin verdiği mücadeleyi unutup, bu kulüp aracılığıyla büyüyenlerin peşine takılanların tümü bu kulübün içinde, kenarında, köşesinde yuvalanmış çok uluslu sermaye sınıfı tarafından satın alınmaya eğilimli kimliklerdir. Bu nedenle Trabzonspor’un satışını konuşmak bile, vatan, namus, aşk, arkadaş, dost satmayla eş anlamlıdır.
Konuşanlara ve konuşmaya devam edeceklere son sözüm budur!
Saygılarımla…
Yorumlar
Kalan Karakter: