Dünya futboluna yön veren FİFA ve UEFA gibi kuruluşların da, yerel federasyonların da, kulüplerin de belki de en çok tartıştığı olgudur yabancı futbolcu kullanma konusundaki serbestlik ya da yasaklar… Ülke futbollarını geliştirmiş, futbolcu ve teknik direktör ihracı konusunda rekor kıran ülkeler için çok sayıda yabancı oyuncu transfer etmek pek sorun teşkil etmiyor. Çünkü bu ülkelerin kulüpleri, sattıkları futbolculardan çok yüksek bonservis bedelleri kazanıp, yerlerini daha uygun fiyatlarla doldururken, ülke ekonomisine de döviz girdisi sağlayarak bir başka hizmeti de görüyorlar. Kaldı ki Avrupa Birliği ülkelerinin büyük bölümü ki, bugün dünya futbol pazarının en önemli merkezidir, birlik dışından 3’den fazla oyuncuya izin vermiyor. Birlik içi ülkelerden ise transfer sınırsız olarak gerçekleştiriliyor.
Şunu ifade edeyim ki futbolun endüstriyel hale gelmesi, daha doğrusu çok daha büyük bir pazara sahip olması ve inanılmaz paraların döndüğü bir arenaya evriymesiyle birlikte, transfer politikaları açısından hiçbir ülkenin ya da takımın doğru yaptığını düşünmüyorum. Futbol açısından ülkelerin de, kulüplerin de kendilerine göre bir ekolleri, misyonları ve vizyonları olmalı… Sonuç mutlaka önemlidir ama asıl unsur değildir. Futbolda sonuç araçtır, amaç topluma doğru mesajları vererek, gençliğe, çocuklara yol göstermek, onları her açıdan kazanmak, toplumların yaşadığı sorunlara duyarsız kalmadan, kitlelerin duyduğu büyük sevgi de işin içine katılarak onlara bir çözüm yolu göstermek, bu noktada yardımcı ve destek olmaktır. Saha sonuçları bu toplumsal işlevleri yerine getirme adına bir araç rolü oynamalıdır.
ÜLKEMİZDE FUTBOL CEHALETİN VE FANATİZMİN GİRDABINDADIR
Bu çerçeveden baktığımızda ülkemizde ne yazık ki genelinde sporun, özelinde futbolun topluma doğru hizmet verme, yaşadığı coğrafyanın sorunlarına bir nebze yardımcı olma, destek verme anlayışı gündemin en diplerinde bile yer almayan bir olgudur. Sadece ve sadece sahaya, harcanan paraların daha da artmasına, borçların tavan yapmasına ve nihayetinde 3 puana endeksli bir futbol politikasının yarattığı ucube sistemi yaşamak durumundayız. Kazanmak için her yolun meşru görüldüğü böyle bir düzenin yaratılmasındaki en önemli araçlardan biri de medyadır.
Ne yazık ki spor medyasını oluşturan bireylerin çok büyük bir bölümü cehaletin girdabındadır. Bu cehaletin doğurduğu en önemli olgu da fanatizmdir. Medya mensuplarının çok büyük bölümü kulüp taraftarlığını fanatizm seviyesinde hisseden, takımları yenildiğinde ağlaşan, suçlu arayan, bunları darağacına çeken, yendiğinde sevinç çığlıkları atan, kahramanlar yaratan bir havayı solumaktadır. Bu medya mensupları cehaletin kaleleri fikir üretmekten çok, kulüpleri ekonomik dar boğaza sürükleyecek, anlaşılmaz, hiçbir getirisi olmayan transfere yöneltmek, teknik adam değişikliğine zorlamak, bu anlamda koşullandırmak için ellerinden geleni yapmaktan geri durmazlar. Ancak bu büyük medya kitlesi transfer de olsa, yerliye değil, yabancıya hayrandır. Holigan niteliğinde taraftarı oldukları kulüp sanki en çok yabancı futbolcu transferi yapması halinde şampiyon olacak, dünyayı dize getirecektir. Özellikle transfer mevsimlerinin şampiyonlarını belirlemek onların aslı görevleri gibidir!
AYNI DENEYİ YAPIYORSUNUZ, FARKLI SONUÇLAR BEKLİYORSUNUZ
Bu cehaletin kalesi medya dalkavukları her transfer mevsiminde aynı deneyin yapılmasına rağmen, farklı sonuçların üretilemeyeceğini görmeyecek kadar kördür, duymayacak kadar sağırdır, yaşadıklarını anlatamayacak kadar da vicdanları körelmiştir. Her transfer mevsimi, taraftarı oldukları kulüplerin yaptıkları transferleri yere göğe sığdıramazlar. TV’lerde laf ebeliği yaparlar, gazete ve internet sitelerinde ya da sosyal medyalarında transferleri yapanlara övgüler dizerler, elleri kızarıncaya kadar alkış tutarlar. Bozuk saatte olduğu gibi tesadüfen şampiyonluk gibi bir başarı yakalanırsa, bundan kendilerine de pay çıkarır, yorumlarının ne kadar doğru çıktığıyla övünürler. Ancak başarısızlık halinde yönetimleri, teknik adamları yerden yere vurur, kendi sözlerini ya da yazılarını tarihin çöplüğüne atıp, unutur, unutturmaya çalışırlar.
Ve yüzleri de kızarmaz…
Bu bağlamda asıl gelmek istediğim noktayla ilgili de birkaç paragraf yazayım. Bizim ülkemizde yıllardır yabancı sayısı tartışılır durur. Sayı ne kadar yükseltilirse yükseltilsin, ne kulüp başkanları ve yöneticileri, ne teknik direktörler, ne de medya şarlatanları tatmin olmazlar. Başarıyı getirecek etkenin tüm takımların, sahada oynayanından, kulübede bekleyenine ve tribünde seyredenine kadar tüm futbolcuların yabancı olması onları mutlu eder. Kendi ülkelerinin gençlerine, çocuklarına asla güvenmezler, onları adeta düşman görürler. Birkaç genç şans bulup, başarı merdivenlerini çıktığında, “Biz dememiş miydik” yalanına başvururlar. O gençlerin azıcık ayakları sallandığında, histeri krizleri geçirerek saldırır, yok etmek için ellerinden geleni yapar, “Bizim kültürümüz, ne yazık ki futbolcularımızı geliştirmeye müsait değil” diye de yeni fikirler yumurtlamaktan geri durmazlar.
KENDİNİZE OLAN GÜVENSİZLİĞİN FATURASINI GENÇLERİMİZE ÇIKARMAYIN
Aslında güvensizlikleri, düşmanlıkları kendi bilgisizliklerine, cehaletlerine, yetersizliklerinedir. Aşağılık komplekslerinden kaynaklı olarak diğer insanlarımızın da başarılı olamayacaklarını düşünmekten kendilerini alamazlar. Onlar için Batılı, ya da Batılı bilim insanı, teknoloji uzmanı, tıp doktoru, öğretmeni vs. tüm meslek gruplarında olduğu gibi futbolda da bizim insanımızdan üstündür, daha akıllıdır, beceriklidir, bilgilidir, zeki ve yaratıcıdırlar. Tamam, Avrupalı üstün olsun da, bu kesimin bakış açısıyla Afrikalı, Güney Amerikalı, Asyalı, Avusturyalı futbolcular nasıl bizim gençlerimizden daha önde oluyor bunu anlamak mümkün değil… Yani en azından onların ekonomileri, bilimsel çalışmaları, eğitim sistemleri bizim toplumumuzdan daha önde olmasa gerek değil mi?
Medya böyle de, futbolun diğer unsurları farklı mı?
Türkiye’de başarısız olan kulüp başkanları ve yöneticileri yabancı hakem talep ederler. Aynı şekilde medya cahili şarlatanlar da bunu sıkça dile getirirler. Yerli teknik direktör başarısız olduğunda, hemen ismi çok bilinen yabancı teknik direktörler için ilanlar çıkarırlar. Yerli teknik direktörler de başarısız olduklarında anında yabancı futbolcu sayısının artmasını talep ederler. Kendilerinin her yönden yeterli olduklarını haykırırlar, Avrupalı meslektaşlarından hiçbir eksiklerinin bulunmadığını vurgular, kamuoyunu bu yönde ikna etme çabası gösterirler. Peki tamam da, aynı kesimler neden kulüpleri yabancı başkan ve yöneticilerin yönetmesini, spor medyasının futbol yorumunu yabancı gazetecilerin yapması gerektiğini dile getirmezler. Ya da yerli teknik direktörler de yabancı teknik adamların kendilerinden çok üstün olduğunu, kurtuluşun da onlar aracılığıyla mümkün olabileceğini söylemezler.
Yani o kadar benciller, o kadar cahiller, o kadar yetersizler ki, kendi başarısızlıklarının gerekçelerini asla somut bir şekilde, ideolojik, felsefi, sosyal ve kültürel olarak ortaya koyamadıkları gibi, futbolumuzdaki başarısızlığın asıl nedenlerini de anlama yetisinden yoksundurlar. Sadece kendileri başarılı, birikimli, bilgili, vizyonerdir ama onlar dışında kalan tüm unsurlar, cahil, beceriksiz, yetersiz, vizyonsuzdur!
Bir de en çok yerli futbolcuların bonservislerinin pahalı olduğu masalını anlatmıyorlar mı? İnsanın gerçekten çıldırası geliyor. Her takım sahada 3 yerli futbolcuyla mücadele ederse, tabii ki onların fiyatları yüksek olacaktır. Ne yazık ki futbolun içindeki medya, başkan, yönetici, teknik adamlar piyasa koşullarını dahi bilmiyorlar, ya da bilmezden geliyorlar. Yani arz-talep dengesinden bihaberler sanki… Bir mal kaliteliyse ve piyasaya az sürülüyorsa, talep fazlaysa tabii ki fiyatı da tavan yapacaktır. Bir mal ne kadar kaliteli olursa olsun, piyasaya talepten fazla sürülüyorsa, fiyatı düşer.
Bu kadar basit yani..
GERÇEKLERİ GÖREMEYECEK KADAR ZAVALLISINIZ
Biliyorsunuz Türkiye’de 35 kişilik futbol kadrosunda 14 yabancıyı esami listesine yazmak ve aynı anda 8 tanesini de oynatmak serbest… Üç yabancı da bünyenizde bulunabilir ama bunlara lisans çıkaramazsınız. Yani beleşten paralar ödersiniz. Ama bu bile yetmiyor bizim medya cahili dalkavuklarımıza… Koca koca adamlar, TV’lere çıkıyor, gazetelerde boy gösteriyor ve, “Bu ucube sistem kaldırılsın. Kadroda ne kadar yabancı varsa oynatılsın. Yerli futbolcu oynatma mecburiyeti kulüpleri, teknik adamları perişan ediyor” diye üst perdeden bağırabiliyorlar.
Bunları izlerken, “Gerçekten düşünce özürlü zavallılar” demekten kendimi alamıyorum… Düşünce üretmekten, olaya bir de ters açıdan bakmaktan aciz birer dalkavuk olduklarını her cümleleriyle, sözleriyle haykırdıklarının farkına bile varmıyorlar.
Bakın geçmişte bu ülkede Süper Ligde mücadele eden takımların büyük bölümünü yabancı teknik direktörler çalıştırırdı. Bugün ise 15 takımı yerliler, 4 takımı da yabancılar çalıştırıyor. Peki şampiyon kimlerin çalıştırdığı takımlar oluyor. Bir de şöyle geriye doğru bakın…Ahmet Suat Özyazıcı, Özkan Sümer, Şenol Güneş, Mustafa Denizli, Fatih Terim, Aykut Kocaman, Ersun Yanal, Ertuğrul Sağlam, Hamza Hamzaoğlu, Abdullah Avcı, Sergen Yalçın, Okan Buruk’dan hangisi yabancı? Bu teknik adamların çalıştırdığı takımlar şampiyon olurken, rakiplerinin kulübelerinde yabancı hocalar oturmuyor muydu? 70’li yıllardan başlayarak Didi, Bran Brich, Stankoviç, Daum gibi birkaç teknik adamdan başka şampiyonluk yaşayan yabancı var mı?
Aynı şey kaleciler için de geçerli…
Bu ülkede yabancı kaleci hayranlığı vardı. Üç yabancı serbestken neredeyse tüm Süper Lig takımlarının kalesini yabancılar koruyordu. Sonra bu gelenek yavaş yavaş yerini yerli kaleciye bıraktı. Bugün Süper Ligde şampiyon olmuş 5 takımın 4’ünün kalecisi yerli… Şampiyon olan takımların büyük bölümünün kalesinde yerliler yer alıyor. Ligde 15 takımın kalesini yerliler koruyor. Peki sorarım size şu anda Fernando Muslera’dan başka, “Şu yabancı kaleci, keşke bizim takımda olsaydı” dediğimiz kaç isim bulunur. Yerli kalecilerimiz, kaleleri devraldıktan sonra, “Kalede yabancılar olsaydı, bu golleri yemezdi” diyeceğimiz kaç hatalı gol yediler. Oysa dünya çapında isimlere sahip ne kaleciler geldi geçti ligimizden ve ne kadar basit goller yiyerek takımlarını yaktılar unuttuk mu?
BU ÖRNEKLER BEYNİNİZDE BİR MUM BİLE YAKMIYOR MU?
Türkiye’mizde Galatasaray, yabancı sınırı üç iken UEFA ve Süper Kupa şampiyonu olmadı mı? Ulusal takımımız, yabancı sayısı bir elin parmakları kadar değilken Dünya Kupası ve Konfederasyon Kupası üçüncülüğüne uzanmadı mı? Yabancı sayısı çok daha azken, Trabzonspor, Fenerbahçe, Beşiktaş, Göztepe, Eskişehir, Kocaeli ve daha nice kulüplerimiz Avrupa’da bugüne kadar çok daha üst turlara çıkmadılar mı? Ülkemizi sevinçten uykusuz bırakmadılar mı? Hem Milli takımımız, hem de Türkiye FİFA ve UEFA sıralamalarında en iyiler arasında yer almadı mı? Bu ülke dünya sıralamasında 13’ncülük, Avrupa’da ise 8’ncilik gibi bir yere sahipken kaç yabancıyla mücadele ediyordu kulüplerimiz?
Ve tabii ki, kulüpler çok daha az borçlu, çok daha az siyasete bağımlı, çok daha az iflas korkusu yaşamadan yollarına devam etmiyor muydu? Tüm bunlar, sizin beyninizde bırakın şimşek çakmayı bir küçücük mum yakılmasına sebep olmuyor mu?
Son söz…
Türk medyasının cehalet kalesi medya şarlatanları;
Yaşadığımız örneklerden hareketle, yabancı futbolcu sayısını artırmayı, önerecek yerde, sahada en az 8 yerli, 3 yabancı ki; Bu yabancıların da belli kriterlerle alınmasını kurala bağlamayı önerseniz hem ülke futboluna, hem ekonomisine, hem bu ülkenin çocuklarına ve gençlerine katkı sunmuş olmaz mısınız? Sanayii de, teknolojide, bilimde, sanatta, edebiyatta, yani her alanda faaliyet gösterenlere, futbol aracılığıyla, “Bakın aklını kullanan ve üreten kazanır” dedirterek yol gösterici işlevini hayata geçirme çabasına giremez misiniz? Sahada yerli futbolcu görmekten dolayı duyduğunuz nefretten vazgeçemez misiniz?
Bir de, “Sahada oynayan yerlilerin sayısı en az 8 olsun, yabancıyı sınırlayalım” diye kamuoyu oluşturun. Üç-Beş yıl sonra eğer futbolumuz bugünün birkaç gömlek üzerinde değilse, sizden özür dileyeceğim ve ben bu kalemimi kıracağım.
Var mısınız?
Yorumlar
Kalan Karakter: