Trabzonspor’da geçmişte yönetimler olağanüstü genel kurulları saymazsak her iki yılda bir üyelerden yetki isterler ve kulübü yönetirlerdi. Son dönemlerde bu süre 3 yıla çıkarıldı. Kuşkusuz her yönetimin amacı kulübün en üst seviyede başarılı olmasını sağlamak, ekonomik darboğaza girmesini engellemektir. En nihayetinde kulübün çıkarlarını her şeyin üzerinde tutmak yönetenlerin en temel görevi olmalıdır. Bu tüzükte de böyle yazar. Yani her yönetimin birinci ve temel görevi hiçbir etki altında kalmadan, tüm dış etkilere karşı Trabzonspor’un çıkarlarına uygun kararlar almak ve uygulamak asli görevdir. Kuşkusuz tüm kulüplerde olduğu gibi Bordo-Mavililerde de yönetenleri uzun yıllar önce hem gazetelerin, hem de taraftarların etkileme gücü bulunurdu.
Taraftarın protestosu, gazetelerin olumsuz yorumlar ve haberler yapması, yönetenlerin prestijlerinin sarsılmasına ve bir daha da seçilememe gibi bir riskle karşı karşıya kalmalarına yol açabilirdi. Bunun için de kamuoyunun da belli oranda sesine kulak verilirdi. Ama yine de kulübün bir ilkesi, felsefesi, vizyon ve misyonu vardı. Bunlardan sapmaların temele dinamit koyulmasına yol açmamasına çok dikkat edilirdi. Trabzonspor’un felsefesi, yani misyonu üretmek, ürettiğiyle başarmak, borçsuz bir kulüp yaratmak, bu anlamda tüm Türkiye’ye örnek olmaktı.
YÖNETİMLERİN GÖREVİ KULÜBÜ YÖNETMEKTİR!
Sonrasında sosyal medya diye bir şey icat oldu. Burada bilgisiz, görgüsüz, hiçbir sorumluluğu olmayan, en küçük bir vizyona sahip bulunmayan ve taraftarı oldukları kulübün içinde bulunduğu durumu dikkate almadan yazan, çizenler türedi. Bu türedilerin etkisiyle yönetimler sürekli yalpalamaya, verdikleri sözlerden sapmaya ve nihayetinde çıkarlarını korumakla yükümlü oldukları kulüplerine büyük zararlar verme noktasına geldiler. Ama nihayetinde kulüpleri yine de yönetimler yönetirdi. İşlerine de kimseyi karıştırmazlardı.
Belki akıllarına ve tecrübelerine çok güvendikleri isimlerle zaman zaman istişarelerde bulunurlardı. Sonrasında ise yönetenlerin kimi siyasetin etkisine girdi, kimi destek buldukları iş insanlarının güdümünde olmaya başladı. Kimi eski başkan ve yöneticilerin akıl hocalığına ihtiyaç duymaya ve onların emir eri gibi hareket etmeye baladı. Ama yine de bir şekilde kulübü yönetenler, yöneticilerdi. Ancak yıllar sonra kulübü yöneten yöneticilerden, siyasetten, iş dünyasından, eski başkanlardan etkilenme evresinden bir başka noktaya sıçrama yaşandı. Kulübü yönetenlerin yönetme biçimi tamamen değişti.
Yönetimler genel kurullardan, kulübü bağımsız bir şekilde yönetme yetkisi almalarına ve yaptıkları eylemlerin hesabını verecek olmalarına rağmen, özellikle teknik anlamda yönetmeyi, büyük paralar ödeyerek zenginleşmelerine zemin hazırladıkları göreve getirdikleri teknik direktörlere bıraktılar. Teknik direktör sözleşme yaptığı kulüpte hem büyük paralar kazanıp, zenginleşiyor, hem kulübü yönetiyor ve ekonomik çıkmaza sürüklüyor, hem giderken ceplerine para koyuluyor,, hem de en küçük bir sorumluluk duygusu taşımadan eylemlerinin hesabını vermeden yan gelip yatıyorlar. Acı ki, Trabzonspor’da bu uygulama sadece Bordo-Mavi renklere aidiyet duygusu taşıyan Trabzon kökenli teknik adamlar iş başı yaptıklarında geçerli olmuyor.
YÖNETİMLER TRABZONLU TEKNİK ADAMA KARŞI FARKLI
Trabzon kökenli teknik adamlar, Trabzonspor’a aidiyet duygusuyla bağlı oldukları için hiç pazarlık yapmadan, dışarıdan gelenlerden çok daha az para alarak iş başı yapıyorlar. Transferde yönetimi hiç zorlamıyorlar. Ekonomik açıdan kulübün batağa saplanmaması için her türlü özveride bulunuyorlar. Yönettikleri takım beklentilerin altında sonuçlar aldığında istifa yolunu seçerken, tazminat talebinde bulunmuyorlar. Hatta geçmişe dönük alacaklarından bile vazgeçiyorlar. Onların bu özverisi yönetenlerin iştahını kabartıyor. Teknik adamın zayıf, kendilerinin ise güçlü olduklarını hissettiriyor. Bunun sonucu olarak da Trabzonlu teknik adamlar görevdeyken kulübü her anlamda yönetme iştahları kabarıyor. Hatta transferlerin büyük bölümünü kendileri yapıyor, kulübü menajerlerin ayak oyunlarına kurban ederken, Trabzonlu teknik adamlara neredeyse danışma gereği bile hissetmiyorlar. Yönetmenin keyfini çıkarmanın gururuyla evlerinde, iş yerlerinde, sokakta başları dik geziyorlar(!) Bu merhum Ahmet Suat Özyazıcı ve Özkan Sümer döneminde de böyleydi, Şenol Güneş gibi uzun yılların en zirvedeki ismi döneminde de, Giray Bulak, Sadi Tekelioğlu, Mustafa Reşit Akçay, Hüseyin Çimşir dönemlerinde de böyleydi. Bu teknik adamlar nice transferleri ancak idmana çıktıklarında fark etmişlerdir.
Oysa aynı yöneticiler, teknik direktör şayet Türkiye’nin farklı bir kentinden gelmişse, hele Trabzonspor’u sadece rant aracı görüyorsa çok farklı bir tavır takınıyorlar. Teknik adam bir de yabancıyla, başkan da, yöneticiler de adeta önlerini ilikleyerek kendileriyle muhatap oluyorlar ve saygıda hiç kusur etmiyorlar. Bu teknik adamlar istedikleri transferleri, istedikleri koşullarda yaptırıyorlar. Ekiplerine kimleri istiyorsa rahatlıkla alıyorlar. Maliyetleri milyonlarca Euro’yu geçiyor. Yaptıkları transferlerle kulübün altına dinamit yerleştiriyorlar. Başarısız olduklarında en küçük bir vicdan azabı bile hissetmeden, bir de üstüne üstlük milyonlarca lira tazminat alarak yollarını ayırıp, arkalarına bile bakmıyorlar. Onlara her türlü tavizi veren yöneticiler de bu ayrılıştan sonra sevinçten adeta zil çalıp oynuyorlar.
ERSUN YANAL’LA BAŞLAYAN YÖNETİLME SÜRECİ
Bakın, Ersun Yanal dönemlerinde hem Nuri Albayrak, hem Sadri Şener, hem İbrahim Hacıosmanoğlu, hem de Muharrem Usta, bir dediğini iki etmediler. O kadar çok transfer yaptı ki, kulübün batışına ilk harcını koyan isim o oldu. Yanal’ın rezil transfer politikasına ve kulübe karşı en küçük bir duygu kırıntısı hissetmemesine karşın 3 kez göreve getirilmesi, burnundan kıl aldırmayan başkanların, karşısında el pençe divan durmasına ne denebilir ki? Ya Abdullah Avcı’ya tanınan imtiyazlar. Türkiye’de, ekonomik gücü Trabzonspor’un kat kat üzerindeki kulüplerin bile cesaret edip yanlarına yanaşamadıkları futbolcular bizzat Avcı istedi diye transfer edildi. Yine Abdullah Avcı’nın kadroda görmek istemediği nice kaliteli oyuncu harcandı gitti. Altyapı değerleri yok edildi. Takım bir kez tesadüfen şampiyon oldu diye Abdullah Avcı bulutlara yükseltildi, kulübün neredeyse anahtarı kendisine teslim edilecekti. Ya adam, Dünyanın önde gelen kulüplerinin bile uygulamadığı taç antrenörünü Trabzon’a getirtti. Onun cebine oluk oluk paralar akıttı. Bunu yeni çağdaşlaşmanın yeni versiyonu olarak anlattı. Takım o kadar taç attı, rakip kalede bir tek tehlike bile yaratamadı. Ve Abdullah Avcı el üstünde tutulmaya devam etti.
Peki Eddy Newton gibi sıradan, iş bilmez, teknik adamlık kariyeri sıfır bile olmayan bu isim göreve getirildiğinde bile yapılan çöp transferlerini düşününce insanın tüyleri diken diken oluyor. Hüseyin Çimşir döneminde ara transferde tüm isimleri başkan ve yancıları transfer ederken, Newton, İngiltere başta olmak üzere birçok ülkeden içi boş çuval olan ve bir sezon bile kulüpte barınamayan kaç oyuncu alınmıştı hatırladınız mı? Newton gibi sıradan bile olmayan isim bacanağını bile teknik kadrosuna dahil etmiş, onun Trabzonspor’un sırtından para kazanması sağlanmıştı. Ama bu teknik adamla 7 hafta bile yol alınamamış, ne yazık ki kendisine yüklü bir tazminat ödenmiş, arkada da bir enkaz yığını bırakmış ve çekip gitmişti.
ANLAŞILAN SON YÖNETEN DE NENAD BJELİCA OLACAK
Trabzonspor’da son Teknik direktör ise Nenad Bjelica… Hırvatistan’ın sıradan teknik adamlarından biri… Öyle ki, 54 yaşına ulaşmış olmasına rağmen Avrupa’nın orta karar bir takımını bile çalıştıramamış… Ama Trabzonspor bu isimle ekibine iki yıl için 5 milyon Euro verirken gözünü bile kırpmıyor. Ertuğrul Doğan başkanlığındaki yönetim ekonomik darboğazdan söz etmesine ve bunu ortadan kaldırmak için büyük tasarruf yapmak zorunda olduklarını dile getirmesine rağmen, Bjelica’nın bir dediği iki edilmiyor. Bu isim, oğlunu teknik kadroda işe yerleştirdi utanmadan ve yönetim buna sesini bile çıkaramadı. Aynı Bjelica, Trabzonspor’da yabancı sayısının 14’ü bulduğunu bilmesine rağmen istediği tüm futbolcuları, yönetime tek tek dayatıp, transfer ettiriyor. Hırvatistan’dan eski öğrencilerini, Trabzonspor’dan nemalandırmanın çabasını gösteriyor.
Başkan Ertuğrul Doğan, “Tavan ücretimiz 1,5 milyon Euro olacak’ demesine rağmen, Orsic’i hem 2,5 milyon Euro’yu aşan bir bonservis bedeliyle, hem de yıllık 1 milyon 600 bin Euro ücretle transfer ettirebiliyor. Başkan Doğan, “Bizim ilkemiz var ve bunu delemeyiz. İflas ederiz” bile diyemiyor. Sanki Bjelica patron, Doğan da onun bir çalışanı!... Takımı adeta Balkan futbolcularının yerleşim yeri haline getirmeye çalışan Hırvat Teknik Direktöre, “Orada bir dur bakalım” dedikten sonra da, “Bu kulübü biz yönetiyoruz ve istediğimiz politikaya uymanı istiyoruz” şeklinde de son noktayı koyamıyor. Sanki işveren Bjelica, çalışan da Ertuğrul Doğan ve yöneticileri…Sonuçta Nenad Bjelica da tıpkı Trabzon dışından gelen diğer teknik adamlar gibi kulübü yönetirken, yönetimler de onun istediklerini yapmakla yükümlü ‘personel’ işlevi görüyorlar.
Acı ama gerçek bu…
Son sözüm Trabzonspor’da yönetimleri seçenlere; “Bu kulübe gerçek başkan ve yönetici seçin. Teknik direktörlerin yönettiği başkan ve yöneticilerden de uzak tutun olur mu?”
Saygılarımla…
Yorumlar
Kalan Karakter: