Trabzonsspor daha 2’nci Ligde mücadele ederken taraftarlarından biri olarak tribünlerinde yerini almış bir kişi olarak taraftarlık kimliği üzerine yazmak istiyorum. Bu kulüp kurulduğunda henüz 7 yaşlarındaydım ve köyde radyodan maçlarının sonucunu öğrenebilmek için spor haberlerini kaçırmazdım. Henüz 10-11 yaşlarında da Hüseyin Avni Aker’in giriş kapısında bekler, bir büyük ağabeyin, ‘Gel seni de stada sokayım” demesini beklerdim. Birçok maçta bu gerçekleşirdi, bazılarında ise hayal kırıklığı yaşardım. Ama maçların ikinci yarılarında kapılar açılırdı ve kendimi zor tribünlere atar, kalan bölümü izlemenin mutluluğunu yaşardım. Gençlik çağlarımda da Hüseyin Avni Aker ikinci evimdi adeta… Bir tek maçını kaçırmazdım… O zaman şimdiki gibi taraftar grupları yoktu. Taraftarlık konusunda eğitimli de değildik. Amigosu olan kulüplerin taraftarlarına imrenirdik. En çok, “Şampiyon Trabzon” ya da, “Goooollll” bağırırdık.
Futbol endüstrileşme evresine girince, taraftarlar da gruplaşmalar, slogan üretmeler ve bu noktada birbiriyle yarışlar başladı. Bu evre başlarken ben artık bir spor gazetecisiydim. O günlerden itibaren taraftarın ne olduğu, ne olması gerektiği ve Trabzonspor taraftarının ne yapmaya çalıştığını irdelemeye, incelemeye çalıştım hep… Futbolda rant yükseldikçe, taraftar gruplarının sayısı da çoğaldı. Her taraftar grubu, kendi çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Kime daha fazla bilet verildi, kim daha fazla davul aldı, kim deplasmana giderken cebine ne kadar para sokuldu şeklindeki sorularla kendilerini heba eterken, Yönetimlerden tam destek alanlar, takımı değilse bile kulübe kötülüğü de dokunca yönetimleri ya da başkanları omuzlarına aldı hep… Desteği az alan ya da dikkate hiç alınmayanlar ise sürekli yönetimlerin aleyhine, takımın ise düşmanı gibi hareket etmekten kendilerini alamadı. Bir süre sonra bu taraftar grupları tam bir rant aracı haline dönüştürüldü.
Kulübe egemen olmak isteyen kim varsa bu grupları besledi, büyüttü, semizledi. Sonra da istediği sloganları attırdı. Kulüpleri gerçekten seven, ona hizmeti bir ibadet sayan anlayışın yerine, ondan çıkar temin etme, para kazanma aracı görme eğilimindeki yöneticiler ve başkanlar yerden mantar gibi gitmeye başladı. Bu kötü niyetli ve kulüpleri kullanma hedefindekilerin sayısı arttıkça, taraftar kimliğini taşıyan ama gerçekte taraftar olmayan ve ‘Pastadan bir dilim de ben yiyeyim’ diyen tribün liderleri ve onların müritlerinin sayısı çoğaldı. Yetmedi, devreye siyasiler de girdi. Kulüpleri ele geçirme adına her yolu meşru saydılar. Seçimleri kazanmanın bir aracı da, bir kentin çok sevilen kulübünü kurban seçtiler. Onun taraftarlarının ceplerine oluk oluk para akıttılar. Mitinglerinde ya da o kente ziyaretlerinde kullandılar. Taraftar kimliği artık saflığını, temizliğini tümüyle yitirmiş, ortada kulüpleri rantiye aracı gören bir güruh türemişti.
Ve bunlar da piyasanın artık egemenleriydi.
ÇOCUKLAR NELERDEN ETKİLENİP TARAFTAR KİMLİĞİ OLUŞTURUYOR?
Tabii ki bir yanda da saf, temiz, kulübünü seven, takımına destek vermek isteyen, bu nedenle kombine biletinin parasını vererek alan, Trabzonspor resmi ürünlerinden forma, atkı, bere ve benzeri materyalları alıp, tribünlere koşanlar da vardı. Ancak bunlar hep örgütsüz, hem de azınlıkta kalınca takıma olumlu ya da olumsuz etkileri en asgari düzeyde kaldı.
Aslında taraftar kimdir, nedir? Ya da bir kulübün taraftarı olmanın nedenleri nelerdir bunları irdelemek gerekir. Bir insan çocuk yaşta taraftarlık kimliğini edinir. Yaşadığı ilde ya da çevresinde bir kulübe kendini ait hisseden büyüklerini örnek alır çocuk… Ya da çevresinde yalnızlaşma duygusundan kurtulmak için bir grubun içine girmek ister. Bu grup hangi takım taraftarıysa onu tutmaya başlar. Hele bu çocuk yoksulsa, hayatını mutlu yaşayabileceği araçlardan yoksunsa, ezilmişse, acı çekmişse, onun için tutmaya başladığı kulüp bir mutluluk aracı haline dönüşür. Bu kulübün sahadaki takımı kazandıkça, o çocuk da kazandığını hisseder. O takım, rakibi farklı yenmişse, adeta kendisini mutsuz edenleri silindir gibi ezdiğini hisseder. Çocuk artık taraftarı olduğu kulübün renkleriyle yatar kalkar. Onunla yaşam bulur. Ama o takım yenilmişse, istenilen sonuçları alamamışsa işte o zaman kendi yaşamında başaramadıklarıyla birlikte bu kötü sonuçlar birleşince mutsuzluğu katlanır. Asıl hayatında kendisini mutsuz edenlere gücü yetmediği, zaten bunlarla nasıl baş etmesi gerektiği şeklinde bir bilince sahip olmadığı için tüm hıncını tuttuğu takımın yönetiminden, teknik direktöründen ve başta da futbolcusundan çıkarmaya başlar. O çocuk büyüdükçe, tuttuğu takımın başkanı, yöneticileri, siyasetçiler, teknik adamları, futbolcuları tarafından cepleri parayla doldurulur. Maçlara bedava kombinelerle girer, kulübün ürünlerini bedava alacak aracıları bulur. Artık kulübün taraftar kimliği, onun için bir çıkar amacına dönüşmüştür.
VURUP KIRIP PARÇALAYAN DEĞİL, SEVGİYLE BESLEYENDİR TARAFTAR
İşte bu tür taraftarlar statlarda daha maç başlamadan ‘Ölmeye ölmeye ölmeye geldik, o takımın a… na k…maya geldik’ ya da, ‘Vur, kır, parçala, bu kaçı kazan’ diye bağıranlardır. Bu taraftarlar kendilerini takımın sahibi görür ama onun başarısızlığında başrol oynarlar ne yazık ki bunun farkına bile varamazlar. Aslında bu sloganları daha maç başlamadan söylemeye başlayanların futbola, oyuna saygısı yoktur. Kendi takıma saygısı yoktur. Rakibe saygısı yoktur. Bu sloganları atanların sadece bilinçaltlarına yerleşmiş çocukluk günlerinin ezilmesinin verdiği bir dışa karşı saldırı isteğidir. Bu zaman zaman rakipler olur, istedikleri sonuç gelmezse, takımları yenilirse ya da istenilen skoru elde edemeyince de kendi futbolcularına yönelir.
Ağıza alınmayacak küfürler ederler. Sahaya her türlü yabancı maddeyi atarlar. Rakip taraftarlarla çatışırlar, kendi oyuncularını yuhalarlar. Oysa taraftar sevgiyle kulübünü, takımını besleyendir.
Taraftar, ‘Karşılıksız sevendir. Kendini verendir. Kendinden verendir” sloganı içselleştirilmeli… Türkiye’de bunu yapan, yapmayı başarabilen bir tek takım taraftarı var mı?
Yok tabii ki!
Trabzonspor’un taraftarını ele alalım mesela…
İşler iyi giderken tribünler dolar, iğne atsan yere düşmez. Maç başlamadan büyük destek vardır. Takım iyi oynuyorsa ve gol atıyorsa bu destek devam eder. Ama ya bir de erken gol yemişse, kötü oynuyorsa neler yaşanır tribünlerde… Önce bir sessizlik. Sonra bir uğultu halinde yuhalama ya da pas hatası yapan futbolcuya galiz küfürler etme dönemi başlar. Skor daha da kötüleşmişse, “Formaları çıkarın, çıplak oynayın” sloganları tüm stadı inletir. Tepkiler bazen takıma, bazen de tek tek futbolculara yönelir. Hele bu pas hatasını yapan ya da kötü oynayan veya bir golün kaçmasına veya golün yenmesine o altyapıdan yetişmiş, oyuncu sebep olmuşsa, yani kendi kentinin bir değeriyse küfür, hakaret, saldırganlık kat kat artar.
Kendine taraftar diyen bu güruh, kendisi gibi varoşlardan gelmiş ama futbol aracılığıyla artık iyi para kazanan, medyanın söz ettiği, artık ailesinin kurtuluşu olan sahadaki gence düşmandır. Onu yok etmek, çiğ çiğ yemek için ne gerekiyorsa yapar.
HİÇLİKTEN KURTULAMAMANIN KISKANÇLIĞININ SONUCU
Çünkü kendisi hayatın içinde hala ezilirken ve bir birey olarak hiçlikten kurtulamamışken belki de kapı komşusu olan genç rahat ve lüks içinde yaşamaya başlamıştır. Asla bir tek pas hatası yapmaya bile hakkı yoktur. Siz hiçbir yabancı oyuncunun hata yaptığında, altyapıdan yetişen oyuncunun binde biri kadar tepkiyle karşılaşan futbolcu tanıyor musunuz? Bu olmaz. Takımın futbolcusu bir kez olsun sahaya çıkarken, “Taraftar arkamızda” şeklinde özgüven duyarak başı dik oyuna başlayamaz Trabzonspor’da… ‘Ya bir hata yaparsam başıma neler gelecek acaba?” diyen genç insanlar vardır sahada… Özellikle Trabzon’un bağrından çıkan futbolcular bu endişeyi yaşar. Güvercin tedirginliğiyle çıkar hasaya…
Çünkü tribündeki fanatik taraftarın rakibi sahadaki altyapıdan gelmiş, belki daha birkaç yıl önce kapı komşusu olan genç futbolcudur. Çünkü bu taraftara ebeveynlerinin, “Bak, şu çocuk futbol oynadı, Trabzonspor formasını giyiyor, ailesini de kendisini de kurtardı. Sen ne yapıyorsun? Hala bizim elimize bakıyorsun” şeklindeki sitemlerinin sebebidir. Bir kez olsun bile tribündeki taraftarın, Trabzonspor’da başta altyapıdan gelen oyuncular olmak üzere futbolcular kötü oynarken, onları teşvik eden, yüreklendiren, yaşadıkları derin travmadan kurtararak yeniden iyi oynama noktasına getirmeye çalışırken gördünüz mü? Bugüne kadar, kötü giderken taraftarın yüreklendirmesiyle kazanılmış bir tek futbolcu ismi sayabilir misiniz? Ama bir pas hatası yaptı diye tribünlerin hışmına uğradığı için futboldan soğuyan ve sonuçta kaybolup giden nice yıldız adaylarının isimlerini sıralayabiliriz değil mi? Peki bu mu taraftarlık?
Trabzonspor geçen sezonu şampiyon kapattı. Tüm sezon boyunca Akyazı Şenol Güneş Spor Kompleksi adeta kapalı gişe oynadı. Ürün satışında rekorlar kırıldı. Dünyanın dört bir yanından taraftarlar akın akın maçlara geliyordu. Hem yurt içi, hem yurt dışı uçakları maçtan bir gün önce Trabzon’a ful iniyor, maçtan bir gün sonra ful kalkıyordu. Şampiyonluk kutlamaları tüm dünyada örnek gösteriliyordu. Herkes de, “Taraftar gerçek kimliğini sergilemeye başladı” diye övünüyordu.
Peki ya bu sezon?
Birkaç başarısız sonuçla tribünler boşalmaya ve en önemli maç, en iyimser rakamlarla tribünlere ancak 25 bin taraftar taşıyor. Kaç tane maç 12-13 bin biletli seyirciyle oynandı. Oysa kombine sayısı 20 binin üzerinde bu kulübün… Bu mu taraftarlık?
BİR AVRUPA’YA BİR DE BİZİM ÜLKEMİZE BAKALIM İSTERSENİZ
Bakın bir Avrupa’ya… Dünyanın önemli liglerine… Futbol kültürünün ve taraftarlık bilincinin çok daha üst seviyede olduğu ülkelere bir göz gezdirin. Hemen hemen her kulübün, her sezon tribündeki seyircisi aynıdır. Şampiyon olurken de, küme düşmeye oynarken de taraftarı kulübünü ve takımını hiç terk ediyor mu? St Pauli Almanya’da asansör takım… Bir bakın bu takım bir kez boş tribünlere oynamış mı? İspanya’da Atletico Bilbao şampiyonluk yaşamamış… Tribünlerini bir izleyin, imrenmezseniz şaşarım. Her maç ful çekiyor, 90 dakika takımlarının yanında olan bir taraftar kitlesine sahip… Premier Ligin, La Liga’nın, Serie A’nın, Bundensliga’nın, Ligue 1’in büyük kulüplerinin taraftarlarını hiç saymıyorum. Sıradan ülkelerin, sıradan takımlarının tribünlerini bir izleyin de gerçekten taraftarın ne demek olduğunu gözlerinizle görün…
Ben görünce büyük acı duyuyorum. Çünkü benim ülkemin ve benim tuttuğum takımın taraftarlarının davranış biçimleriyle, Avrupa Ülkelerinin takımlarının taraftarının davranış biçimlerini kıyaslayınca utanıyorum. Aradaki büyük futbol kültürü farkını iliklerime kadar hissedince yerin dibine giriyorum.
Ne yazık ki hayatın her alanında olduğu gibi insan profilinin üst yapısıyla altyapısı birbirine koşut hareket ediyor. Ve bir birini etkileyerek her geçen gün biraz daha kötüye gidiyor.
Umudum ise siyasetten sanata, iş dünyasından futbol sahalarına, meslek odalarından sivil toplum örgütlerine kadar her alanda varlıklarının sebebini kavramış, buna göre davranan ve eylemlerde bulunan insan profiline bir gün mutlaka ulaşacak olmamızdır.
Umarım en kısa sürede bu umut gerçeğe dönüşür.
Biliyorum ki o gün taraftar da gerçek taraftarlık kimliğiyle, “Yani karşılıksız seven, kendini veren ve kendinden veren” olur…
Ve yıkmaktan, yakmaktan, yok etmekten, narsizmden, kompleksten kurtulur.
Bu ülkeye olduğu gibi, futbola da barış ve baharlar gelir!
Saygılarımla…
Yorumlar
Kalan Karakter: