Futbolu bilen herkesin kulüplerin yönetimlerine bir tavsiyede bulunacağı zaman neredeyse ilk sözleri, “En büyük yatırım transferdir” şeklindedir. Çünkü bilirler ki kulüplerin farklı alanlarda çok büyük yatırımları olsa ve bunlardan devasa gelirler elde etseler de eğer transfer politikalarını doğru oluşturamazlarsa başarıyı yakalama şansları hiç yoktur. Hatta, yanlış transfer politikasıyla birlikte kulüpler tüm birikimlerini yok edecekleri gibi iflasın eşiğine de gelebilirler. Transferdeki başarı sahada hedefe ulaşmayı sağladığı gibi, prestijin de yükselmesine ve ekonominin rayına girmesine, ödemeler dengesinin tıkır tıkır işlemesine ve nihai olarak marka değerinin yükselmesine vesile olur.
Bir kulübün en önemli transferleri ise altyapıdan üreteceği futbolculardır. Çünkü ne bonservis bedelleri vardır ne de buradan yetişen oyuncuların, yüksek transfer ücreti isteme gibi bir niyetleri olabilir. Altyapıdan yetişen ve profesyonel kadroda yer alan futbolcular o kadar avantajlıdır ki en iyileri bile belki de 3-4 yıl bedava denebilecek rakamlar karşılığında oynarlar. Eğer takımla yollarına devam edeceklerse, aidiyet duygularından dolayı, hep dış transferlerden daha aza kanaat getirirler. Alacakları gecikse TFF’ye başvuruda bulunmazlar, sineye çekerler, tribünden en galiz küfürleri işitseler de duymamazlıktan gelirler. Buna Yusuf Yazıcı, Abdulkadir Ömür ve Uğurcan Çakır önemli örneklerdir.
TARAFTAR DALKAVUKLUĞU YÖNETMEK DEĞİLDİR
Aslında bu noktada Türkiye’nin en şanslı kulübü Trabzonspor’dur. Çünkü bu ülkede altyapıyı ilk kuran ve buradaki üretimlerle birlikte şampiyonluklara ambargo koyan, hatta tüm kulüplere de örnek olan bir tarihe sahiptir. Hem de iletişimin, teknolojinin ve bilimin bugünden fersah fersah gerilerde olduğu dönemlerde bu devrimi yapmıştır. Özkan Sümer’in özellikle İngiltere ve Almanya gibi ülkelere giden arkadaşlarından spor dergileri ya da antrenman bilgileri içeren yayınları getirmelerini rica ettiğini az mı duymuşuzdur. Bunu üst yapıda Ahmet Suat Özyazıcı da yapmıştır. Günümüzde artık dünya küçüldü. Tüm teknik adamlar ve kulüpler, istedikleri her türlü bilgiye anında ulaşabiliyorlar. Ulaştıkları tüm bu bilgileri, kendi ülke ve kent kültürüyle birleştirerek çok daha önemli işler yapabilirler.
Yani günümüzde altyapıdan oyuncu üretmek, onları çağın gereklerine göre yetiştirebilmek ve profesyonel kadroda kullanmak şansı çok daha yüksek ihtimaldir. Bunun yapılamamasında en büyük sorun başkanların, yöneticilerin ve teknik direktörlerin kendilerine olan güvensizliği ve taraftar dalkavukluğudur. Bir an önce sonuca gitme telaşı, taraftarca özellikle sosyal medyada hedef haline gelmeme arzusudur. Sonuçta da içi boş, pahalı ve işlevsiz transferleri sanki zorunlu kılıyormuş gibi bir hava estiriliyor. Oysa yönetmek taraftarın istediklerini yapmak değil, doğru politikaları üretirken, bunları kitlelere kabul ettirmek ve kararlı bir duruş sergilemek, nihayetinde sabırlı olmaktır. Sonuç olarak yaşayarak görüyoruz ki bugün de Trabzonspor için en karlı yatırım altyapıdan futbolcu üretmektir ve bunu en üst seviyede başarabildiğinde, iflas noktasına gelmiş ekonomisini de ayağa kaldıracaktır.
KİMSE ‘HİÇ TRANSFER YAPILMASIN’ DEMİYOR
Kuşkusuz kulüpler dış transfere de yönelecektir. Kendi bünyelerinden eksik bölgeler için oyuncu üretemedikleri takdirde başka kulüplerden kaliteli isimler arayışı olacaktır. Kadro genişliği ve derinliği için bu şart da olabilir. Çok olağanüstü yeteneklerde genç oyuncu yakalandığında kaçırılmayacaktır. Ya da Avrupa’nın ya da Türkiye’nin önemli kulüplerinin gözünden kaçan veya o an değerlendirmeyle almadıkları ama sizin takımınızda çok işe yarayacak futbolcular da kadroya dahil edilecektir. Ancak bunlar seçilirken en önemli kriter, alınmak istenen oyuncunun oynadığı bölgede sizde üst seviyede oyuncu bulunmamasıdır. Çünkü iki üst düzey ve hep oynamayı bekleyen ama oynamadığında küsebilecek ve takımdan soğuduğunda da gelecekte zararlı hale gelecek, sorun yaratabilecek isimler fanteziden başka bir şey değildir. Kendi kalitesine güvenen ve rekabet ettiği ama 11’de tercih edilen oyuncudan daha iyi olduğunu düşünen futbolcu kulübeye mahkum olmayı asla kabul etmek istemez. Bunu kısa süre yaşadığında ayrılmak için elinden geleni yapacak, huzursuzluk çıkaracaktır. Hatta gitmek isterken, üste para talebinde de bulunacaktır. Bu nedenle de kulübede oturup, yedek kuvvet olarak düşünülen oyuncular daha çok altyapı orijinli olmalıdır.
Transferini planladığınız oyuncunun oynadığı ligin, takımın seviyesini de iyi tespit etmelisiniz. Yani marka değeri Türkiye’den çok yüksek olan bir ligden ve yine marka değeri sizin kulübünüzün çok üzerinde bir başka kulüpten futbolcu almamaya özen göstereceksiniz. Almayı düşündüğünüz oyuncuya, ülke, şehir, sosyal yaşam ve ekonomik değerler açısından sizden daha önde olan kulüplerin talip olmamasına dikkat edeceksiniz. Yani bir futbolcu marka değeri yüksek bir ligden ve takımdan geliyorsa, gerçek değerinin en az iki üç katına size mal olur. Ayrıca bu futbolcuya her açıdan sizden çok daha güçlü bir kulüp talipse, fiyatı bu kez 4-5 katına çıkar. İnatla onu almaya kalktığınızda ürettiği değerlerle maliyeti arasında uçurumlar oluşur ve sahada ürettiklerinden çok daha büyük bir fatura çıkarır size… Bu tür transferleri birçok kez tekrarladığınızda ise iflasınız kaçınılmaz hale gelir… Tıpkı Trabzonspor’un bugün yaşadığı gibi…
MARKA DEĞERİ DÜŞÜK LİGLERDEN KALİTESİ YÜKSEK OYUNCU
O halde, hem ligleri, hem takımları marka değeri olarak sizden daha düşük seviyede ülkelerde oynayan oyuncuları tercih edeceksiniz. Ama bunların da kalitesinin üst seviyeye çıkabileceğine dair elinizde doneleriniz olacak. Örneğin Burak Yılmaz, Şota Arveladza, Marco Aurelio, (Brezilya 2’ci ligi). İbrahima Yattara, Mroslaw Smkowiak oynadıkları ligler Türkiye Süper Liginin altındaydı. Ya da oynadıkları takımlar da Trabzonspor’dan düşük profildeydi. Çok düşük maliyetlerle transfer edildiler. Ama ürettikleriyle Bordo-Mavili kulübe çok şey kazandırdılar. Uzun yıllar hizmet ettiler ve verilen paraları çıkarmış oldular. Burada tek hata Aurelio, Yattara ve Szmkowiak gibi isimlerin satışının gerçekleştirilmesiyle kulübün kasasına para girmesinin engellenmesiydi. Bu da yönetim eksikliğiydi. Bir de satılabilseler ve bonservis bedeli de kazanılsaydı, bu tür oyuncuların oynarken yarattıkları katma değerin yanında, giderken de kasaya bırakacaklarıyla birlikte çok daha karlı yatırımlar haline geleceklerdi.
Transfer ettiğiniz ve bonservis ödediğiniz oyuncunun yaşına çok dikkat edeceksiniz. Çünkü bonservis ödediğiniz futbolcuyu satarak para kazanmalı ve ödediğiniz bonservis ücretini en azından iki katıyla çıkarabilmelisiniz. Kendisine ödediğiniz ücretin karşılığını da sahada verimiyle almalısınız. Yaşı kemale ermiş ve bir daha satışı söz konusu olmayacak futbolcuları asla almamalısınız. Bonservisi elinde olan futbolculara da çok dikkat etmelisiniz. Bu oyunculara ödediğiniz ücretin yanında, imza parası da veriyorsanız, bunu yine satış yaptığınızda katıyla alabilmelisiniz. Yoksa imza parası zaten bonservis ücretine dönüşüyor bir süre sonra…
SAKATLIK GEÇMİŞİNİ ÇOK İYİ ANALİZ ETMELİSİNİZ
Transferine karar verdiğiniz futbolcunun yıllık kazancını da çok dikkatle vermelisiniz. Takım içi dengeleri bozduğu anda, başarısızlığı ve belayı satın alıyorsunuz demektir. Alacağınız oyuncunun çok kulüp değiştirip değiştirmediğine, karakteristik özelliklerine, sakatlık geçmişine de dikkat etmelisiniz. Hepsi çok önemli ama sakatlık konusu altı kalın kalın çizilmesi gereken bir durumdur. Bir oyuncuya milyonlarca Euro ödüyorsunuz, sonra müzmin sakat çıkıyor ve doğru dürüst yararlanamıyorsunuz bile… Bu yönettiğiniz kulübe yapabileceğiniz en büyük ihanettir. Bu kör bir insana makam şoförlüğünüzü yaptırmaya benzer… Yani kör birine makam aracınızı teslim etmiyorsanız, kulübe de sakat oyuncu transferi yaptırmamalısınız. İkisinin de sonu ölümdür.
Daha yazılabilecek çok kriter var da, yönetimler sadece yukarıda yazdıklarımı dikkate alsalar yeterli… Buna uymamanın sonucu söyledik ki iflastır. Bugün Trabzonspor’un da içinde bulunduğu birçok kulübün yaşadığı devasa sorunların kaynağı transferi rezilce yapmalarıdır. Ekonomik kaynaklar arttıkça, kulüplerin borçlarının ödemeyecek boyutlara gelmesinin yegane sebebi, anlamsız, bilgiden, birikimden yoksunluktandır. Bir de başkan ve yöneticilerin, yönettiği kulüplere karşı gerçek anlamda aidiyet duygusuyla bağlı olmamasından kaynaklıdır. Kulüp üyeleri başkan ve yönetim seçerken çok dikkat etmeli… Başkan ve yönetimler de kulübün gelirlerinden daha yüksek gider kalemlerine bir son vermelidir. Mevcut politikalardan mutlaka vazgeçilmeli ve sağlıklı politikalar üretmelidirler.
Son söz!..
Yönetenler, “Biz transferi yapalım, batarsak kulübü satarız” havasını estirebilirler de… Bu kendi tarihine, yönettiği kulübe ihanetten başka bir şey değildir. Özellikle Trabzonspor’u yönetenleredir sözüm: Bu kulübü kuranlar, yaşatanlar, büyütenler neler çekti biliyor musunuz? Bu kulüp ne kadar büyük badireler atlattı haberiniz var mı? Eğer bu kulübü kuranlar, yaşatanlar ve büyütenler, mücadeleden kaçsaydı, yanlışlarda ısrar etseydi sizin yönettiğiniz bir Trabzonspor ortada olmazdı… “Trabzonspor hiç kimsenin cebine sığmaz” diyen ve ölümüne bir mücadele veren merhum Özkan Sümer’in yönetiminde çalışanlarla ya da Faruk Nafiz Özak ile bir konuşun isterseniz. Kimlerle, hangi güçlerle savaşılarak Bordo-Mavili kulübün görkemli tarihinin yazıldığını, nasıl ayakta tutulduğunu, özgürleştirildiğini sakın aklınızdan çıkarmayın. Hiçbir geliri olmayan Trabzonspor’u Türkiye’nin en büyüğü yapanların, ya da dişinden tırnağından biriktirdiğiyle birlikte bu kulübü borç batağından çıkarıp, kendi kendine yetecek seviyeye getirenlerin bıraktığı harika mirası, mirasyedi sorumsuz evlatlar gibi harcamayın.
Ve bu kulübün tarihine kara bir leke olarak geçmeyin olur mu?
Saygılarımla…
Yorumlar
Kalan Karakter: