“HOCAM, BİZIM UŞAK HİÇ KİTAP OKUMAY…”
Şunu sınavda sordular, biz de çocuklara ezberletiyoruz:
“İlk çeviri roman: Telemak.”
Kitabı okuyan var mı? Yok. Kitap Batı’dan ilk çeviri roman ama Doğu’dan yapılmış. Yani Fransızca aslından değil, Arapça çevirisinden özetlenerek. Peki, bu bilgi ne işe yarayacak? Bir işe yaramaz fakat her şeye fayda açısından bakarsak lise müfredatımızın %90’ını çıkarıp yerlerine çocukların hayatına renk ve anlam katacak yeni şeyler koymamız gerekir ki olacak iş değil!
Öyleyse ezbere devam…
İlk edebî roman, İntibah… Ama aslında edebî filan değil.
İlk köy romanı, Karabibik… Ama roman değil.
İlk yerli romanı Şemsettin Sami Bey yazmış… Nur içinde yatsın. Keşke yazmasaymış.
“Demdeme” eleştiri türündedir fakat kişisel sürtüşmelerden beslenir ve hakaretlerle doludur.
Hâmit Bey “Şairi Azam”dır lakin çok da abartmamak lazım…
“Alp Er Tunga Destanı”nı kimler okudu?.. Hiç kimse. Çünkü destan ortada yok.
Hoca Dehhani’nin “Selçuklu Şehnamesi”ni de iyi bilelim. 20 bin beyit. Ama kitap nerde? Hiçbir yerde…
Sadede gelelim:
Ezbere karşıyız ama ezbere devam…
Kötü eserleri tüfek zoruyla okumaya devam…
Bir de hayatımızda yeri olmayan konuları işlemeye…
Fuzuli, Bâki, Nefi, Nâbi efendiler büyük şair midirler?
He vallahi, öyledirler.
O gazeller, kasideler, mesneviler çok mu değerlidir?
Ekmek çarpsın ki çok değerlidir.
Peki, dilleri ve içerikleriyle bugüne hitap edebiliyorlar mı?
Elbette hayır.
Öyleyse hepsine şapka çıkaralım, dönüp bugüne bakalım…
“Hocam, bizım uşak hiç kitap okumay…”
“Allah şifasını versin. Siz okuyor musunuz?”
“Hocam, ben o gadar değil de emicesi çok kitap okur…”
Eli öpülesice emice.
Okumak her şeyden önce alışkanlık, zevk ve gereksinim ürünüdür. Zorlamayla olmaz.
İçinde bir parça bile eğlence olmayan her şey işkenceye dönüşür. Okuduğumuzdan, izlediğimizden, dinlediğimizden keyif almamız gerek.
Gençleri sadece edebiyat mezarlığındaki eserler değil, günümüzün sıkıcı modernist eserleri de edebiyattan ve kitaptan soğutuyor.
“Sanatçının büyük incelikle ürettiği bu eşsiz yapıtında örtük olarak verdiği iletiler…”
Hay maşallah!..
Bir yapıtın alt metni çok değerlidir. Fakat üst metni de keyifli olmalıdır. Çok rica ediyorum, bir adet gayet faydalı mesaj için beni 40 sayfa bunaltmayınız.
Ünlü bir yazarımızın “Beyaz Mantolu Adam” öyküsünde başarısız, "tutunamamış" bir adam vardır. Bu adam bir köşede dikelirken ona acıyan insanlar eline para sıkıştırırlar. Sonra bizim adam ikinci el beyaz bir kadın mantosu satın alıp eski püskü giyitlerinin üstüne giyince insanların alaylarına maruz kalır. Bir vitrine kendisini canlı manken olarak koyarlar. Gariban en sonunda bir halk plajında fenalık geçirir. Kendine gelince kalkıp denize doğru yürür, gözden kaybolur. (Allah rahmet eylesin).
Öyküyü sıkılarak ve başkişinin yarattığı imgeden rahatsız olarak (İşte bu!.. Yazar tam da bunu anlatmak istiyordu...) okudum. Sonra, dur bakalım otoriterler (sanatta otorite sahapları) ne deyor, dedim. Aman efendim, neler de neler!..
"Toplum dayatmalarına karşı çıkan, kayıtsızlığı, suskunluğu ve özgürce yaşamayı tercih eden kahramanımız..."
"Öykünün sonunda gözyaşlarımı tutamadım..."
"Bu müthiş öyküyü okuduktan sonra öykü yazmayı bırakmak istedim..."
Falan fişman...
Ey, siz öyle algılayıp çok beğendiyseniz biz ne diyek gayri?..
Bizim sözümüz meclisten dışarı:
Beğenmediğiniz hiçbir şeye, reklamcıların ve propagandacıların ayartısına kapılıp "bayılmak" zorunda değilsiniz; bir.
Hem satır aralarını doldurup hem keyifle okunacak metinler oluşturmak mümkündür; iki.
Yorumlar
Kalan Karakter: