“Denizlerimiz var, güneş içinde
Ağaçlarımız var, yaprak içinde
Sabah akşam gider gider geliriz
Denizlerimizle ağaçlarımız arasında
Yokluk içinde”
Bugün mü olmuş Orhan’ın bahsettiği bu hadise? Yok, eskindendi bu işler… 2. Dünya Savaşı döneminde.
Eski yıllıkları karıştırdım biraz. Bende unutkanlık başlamadan önce neler olmuş diye baktım, şaştım kaldım…
Atama bekleyen 500 bin öğretmen varmış mesela. Öğretmenlere öğretmenlik dışında işler yapmalarını tavsiye eden yöneticiler varmış. Doktorlara hekimlik dışında iş tavsiye etmek gibi. Düşünsenize, tıp fakültesini bitirmişsiniz ve markette kasiyerlik yapıyorsunuz… Oysa günümüzde eğitim fakültelerine, memleketin ihtiyacı kadar öğrenci alınıyor. Mezunların tamamına yakını atanabiliyor…
Şimdi böyle yazmaya devam edersek siyasi ve tatsız bir yazı kaleme alıp sonunu da “Eskiden olsa böyle yazılar yazamazdık…” diye bağlamak zorunda kalacağız.
Herkes her şeyi biliyor zaten…
Eylül kızım hukukta okuyor. Otobüste yanına 64 yaşında bir amca oturmuş.
“Evladım, ekonominin açtığı yaralar kapanır...”demiş amca. “Ama hukukun açtığı yaralar kapanmaz…”
Sanki birilerinin duymasından korkuyormuş gibi kulağına eğilip fısıldamış:
“Üç çocuğum var, devlet memuru… Haluk Pekşen vefat etti, çocuklarım için korktum, iki satır paylaşım yapamadım...”
Ey, şimdi böyle de yazmayak gayri. Alakasız şeylerden dem vurak. Gene eskilere gidek…
1940'a doğru... Ağır baskı ve yasak günleri... Almanya'da yazar ve oyuncu Karl Valentin bir gün sahneye çıkmış ve demiş ki:
"Artık hiçbir şey söylemeyeceğim."
Sonra eklemiş:
"Bunu söylememe izin verirler sanırım…”
Bak, bu gene olmadı işte.
Bizim köşemiz, “Gülelim, eğlenelim, kâm alalım dünyadan” köşesi…
Bir eski öğrencimizin dedesi havaalanına yolcu uğurlamaya gitmiş yıllar önce. Beraberinde beş altı kişi. Oturmuşlar.
“Uşuğum, bize kahve getir.” demiş garsona.
Herkeste bir telaş, bir telaş…
“Dayı, emice, sen ne yapaysın? Burası havaalanı. Kahve ne demek?..”
“La uşuğum, altı üstü kahve... Ne olacak ki?..” demiş.
Kahvelerden sonra garson hesabı getirmiş. Bizim emice bir hesaba bakmış, bir garsona bakmış -yaşasın otosansür, burayı kibarca yazalım-
“Uşuğum, sen çok hasöptün beni ha bu yanağımdan…” demiş.
Şimdi sansürleyince hiçbir halta benzemedi ama olsun. Biz saygınlığımızı korumuş olduk.
Neyse… Derhal dönelimşimdiki zamana:
Dün Voltaire, “Hükûmetimize teşekkür ederiz. Özgürlük, adaletten başka bir şey değildir.” dedi.
Eskinin yalaka sanatçılarına inat, Neşet Ertaş önceki gün, “Halkımın sanatçısı olarak kalmak daha münasiptir…” diyerek “hükûmet sanatçılığı” unvanını reddetti.
Geçen hafta Erdal İnönü, parti başkanlarının ölmeden de değişebileceğini göstermek için kongrede aday olmayıp koltuğunu Murat Karayalçın’a devretti...
Yorumlar
Kalan Karakter: