Yaşananlar karşısında sizin de “Yok o kadar” deyip, gerçeküstü bir dünyada bulunduğunuza dair bir hisse kapıldığınız oluyor mu? Hani şöyle kendinizi çimdikleyip gerçekten uyanık olup olmadığınızı anlama ihtiyacı duyduğunuz anlarda olduğu gibi…
Sizi bilmem ama ben bu tür travmaları çokça deneyimlemiş bir kuşağın bileşeni olarak, artık yanılsamaları tümden öteleyip, uyanık kalmanın sırlarını öğrenmemiz gerektiğinin vaktinin gelip de geçtiğine inanıyorum. Unutmaya yüz tuttuğumuz değerlerin dünyanın bir yerlerinde hala bazı insanlar için önemli olduğunu düşünelim. Bazen en iyi müttefikin hemen yanı başımızda olup, nefretten körleşen gözleriyle bizi görmekten aciz olanlardan çok, bu uzak yakınlarımız olduğunun ayırdına varalım. Nefrete karşı en iyi ilacın bıkmadan usanmadan konuşmak, sevgide inat etmek olduğunu bilelim.
Şiddeti hayatımıza davet eden nefretin, kendine hep akacak bir yatak bulan su gibi beklemediğimiz yerlerde ortaya çıktığını herhalde en iyi bu yıllarda anladık. Ne yazık ki haksızlıklara karşı direnirken kendimizi nefretten sakınabilmiş değiliz. Bazen düşünüyorum, nefret verimli bir duyguya dönüşebilir mi diye… Sonra hemen tersine karar veriyorum. Zehirli bir dili var zira nefretin. İnsanı kendine bile düşman ediyor, nasıl verimli olabilir ki? İçinin karanlığı yüzüne yansıyan insanlar vardır etrafta… Konuştuğunuzda bir yerden çıkar zehirlerini üzerinize sıçratıverirler. Bulaşmasalar da aldırmazlar varlığınıza… Yanlarında kendinizi yok hükmünde hissedersiniz. Bakışlarında sizi görmeyen ama sizi bir kaşık suda boğabilecek bir nefreti görürsünüz.
Sayıca azdılar. Şimdilerde çoğalıp azıttılar!. Otobüste, sokakta, parkta, alışveriş yaparken yanınızdalar. Bankada sıradalar. Kaba bir nefretle, hoyratça itip kakmaya hazır orada fırsat kolluyorlar. Düşmanları olmanız için gerekçe yaratmaya hazırlar. Beden dilleri saldırganlıklarını ele veriyor. Benciller. Sevmeyi belki de hiç öğrenmemişler. Belki de sevmek zannettikleri şey, bir tür sevgi yanlış bilinci…
Bu tanımlamayı hiç sevmiyorum aslında. Yanlış bilinç… Bir konuda herhangi birinin yanlış yapılanmış bir bilince sahip olduğunu varsaydığımızda aslında onun tüm eylemlerini meşru kılıyoruz galiba. Bir şey yanlışsa doğrultulabilir evet, ama bilincimiz kendi dışımızda bizi çevreleyen koşullar sonucu olarak yanlış yapılanmışsa hiç sorumluluğumuz yoktur gibi. Bir yerlerden, sanki tepeden bir yerlerden öyle bir bilinç edinmişiz sanki… Acaba gerçekten öyle mi?
Sevgi sandığımız şeyin öyle olmadığını gerçekten hiç mi anlamıyoruz? Her zaman sonuç muyuz? Sonucun ortaya çıkışında kişisel olarak payımız yok mu bizim? Yapıp ettiklerimizle kendimizi de yaratıyoruz oysa… Böylece bizi çevreleyen her şey kendi ürettiklerimizle şekilleniyor demektir. Kendimizi üretiyoruz. Duygularımız da salt tepki değil o halde. Onlar aynı zamanda amansızca etkili de. Nefretin yaratıcısıyız, biz nefret duyulanlar tarihsel olarak pasifçe yaratılmadık. Tarihin katı yasalarına tabi sayarsak kendimizi, bu sorumluluktan kolay bir kaçış olmaz mı? Sorumluluğumuz nerede başlıyor? Hep birlikte cinnete doğru yol alırken bu cinnet ortamından ne kadar sorumluyuz? Bu sorular böyle uzar gider… Derin mevzular bunlar. Benimse bugün lafı daha öteye taşımayı canım hiç istemiyor.
Çevreme şöyle bir bakınıyorum, herkes geçmişin düşlerini canlandırmaya çabalıyor. Geçmişimize eski Türkiye’ye özlemimiz büyüyor. Yaşadığımız sıkıntılarla, baskının yoğunlaşmasıyla geçmişe duyduğumuz özlemin büyümesi arasında doğrudan bir bağıntı var sanırım. Sanki geçmişe dönersek yeniden, her şeye yeniden başlama şansına kavuşacağız. Sil baştan kurabileceğiz hayatlarımızı.
“Daha güzel bir dünya” düşümüzü en kanlı pusularda bile hep canlı tuttuk. Lakin bir yerlerde yanlış yaptık… Geçmişe dönersek yeniden, o yanlış adımı atmayız belki. Ne dersiniz? Ya da gençliğin her şeyi sağaltan enerjisidir aradığımız kim bilir?
Sevgiyle, dostlukla…
Yorumlar
Kalan Karakter: