Ne kadar kaçınırsak kaçınalım sonunda yüzleşmek durumunda kaldığımız “gerçeklik”, olanca vahametiyle karşımızda dururken onu olumlayıp katlanır kılma anlayışı öylesine çirkin, öylesine yakıcı ki!..
Ne yaparsak yapalım, her yeni güne uyandığımızda farklı bir biçimde, farklı bir kılıkta kendini bize hatırlatıyor. Bizi köşeye sıkıştırıyor. Ama biz o gerçekle yüzleşmek yerine o gerçeği dışsallaştırıp dalgamızı geçerek sıradanlaştırıyoruz. Bize ait olmayan, dışımızda bir şeymiş gibi davranıyoruz. Her şeyin beklenebileceği bir yerde yaşadığımızı hem itiraf edip hem de onun parçası olmayı reddediyoruz.
Aslında bir kabul etsek sorumluluk da üstlenmemiz gerekecek oysa. Ama gelin görün ki “sorumsuzluk hali” rahat bir konum! Orada ne kadar uzun kalabilirsek, gerçek bizi ıslatmayan bir yağmur gibi üzerimizden akıp gidiyor sanki! Hep bir başkası bizden daha sorumlu, bizse müzmin seyirciliğimizden hoşnut, elimizde kabak çekirdeği, dudaklarımızda “ Burası Türkiye kardeşim! Olur böyle şeyler” sırıtışı olaylar akıp giderken bakıp duruyoruz.
Hali pür melalimizi özetleyecek olursak; Ağır bir ekonomik bunalım altında emeklisinden emekçisine giderek yoksullaşan bir halk, açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca insan, milyonlarca genç işsiz; bu yoksullukla dalga geçer gibi zenginleştirilen, zenginliklerini sergilemekten duydukları hazdan asla arlanmayan, batsalar bile kamu kaynakları bir biçimiyle seferber edilip yangından ilk kurtarılacak, faydası kuşkulu berbat bir güruh; Her gün politika yapıyormuş gibi yapmaktan erinmeyen, kukla tiyatrosundan hallice bir meclis; Büyüklenmekten içine çekildiği bataklığı fark bile etmeyen bir tek adamla hık deyicileri;
Ballı-kaymaklı projelerle ağızlarının suyu akan, kısa dönem karları için projelerin yaratacağı politik kaosa, çevre felaketine asla aldırmayan, ihale alanından arsa kapatmış rantiyeciler; Çevre felaketine doludizgin koşulurken gıkı bile çıkmayan bölge seçkinlerinin oluşturduğu anlı-şanlı Kent Konseyleri; Kadın katillerine, tecavüzcülere iyi hal indirimi uygulayarak erkekleri aklayan bir yargı düzeni; Çocuk gelinler, istismarcısıyla evlendirilmeye çalışılan çocuklar; Yolsuzluklar, yolsuzluklar… Hapishanelerde rehin tutulan muhalifler, politikacılar, gazeteciler; Libya, Irak, Suriye yetmiyormuşçasına şimdide ABD-İsrail saldırısına direnen İran karşısında ikircikli bir tavır sergilemeyi marifet sanan sözüm ona devlet aklı!... Topluma layık görülen ibretlik bir çözülüşün parametreleri!.
Asırlardır aynı oyun, aynı korkular, aynı iktidar hırsı… Sadece oyuncular değişiyor. Devletlerin, imparatorlukların, görünmeyen yapıların arkasındaki sesler hep aynı… Korku, hırs ve iktidar arzusu. Kaldı ki, içinde halkın olmadığı bu güce tapanlar aslında sandığınız kadar büyük de değiller. Gözünüzde büyüttüğünüz her şey, gerçeğin önüne çekilmiş bir perdeden öte başkaca bir şey değil.
Peki biz, yüzyıllık cumhuriyet geleneğimize rağmen olup bitenler karşısında ne yapıyoruz? Koskocaman bir HİÇ!.. Konuşan konuşuyor, duyarlılıklarıyla öne çıkan alanlarda bilindik protesto girişimlerine denk geliyoruz. O kadar… Oysa yurttaş sorumluluğu, bütün bunlar olurken susmamakla ilgili değil midir? Ama gelin görün ki, haklarımız yerine sadece ödevlerimizin öne alan bir eğitim sisteminin ve onun yıllardır sunduğu öğreti; “makbul vatandaşı” sürekli susmayı bilen olarak tanımlıyordu.
Böylece, devlete hele hele iktidara sadakat temel bir erdem olarak belletilip haklar unutturulduğundan, susmak daha kolaylaştı. Bugün de öyle. En fazla “ Burası Türkiye kardeşim! Olur böyle şeyler” diyebiliyoruz işte.
Karasularımızda gemilerimiz bombalanırken, hava sahalarımızda füzeler patlatılıyor… Yetmiyor kıta sahanlığımızı kevgire döndürüyorşar! Dünyayı altımızdan alsalar öylece bakacağız bu gidişle.
Yüzleşmek iyidir… Öneririm.
Sevgiyle, dostlukla.
Yorumlar
Kalan Karakter: