Hak gözetme, denge, denklik, doğruluk, eşitlik, hukuka uygunluk gibi kıstaslarla belirlenen bir adalet anlayışının ötesinde… Adaleti, demokrasi, ifade özgürlüğü ve hoşgörü kavramları aracılığıyla açıklamanın, bugün adaleti yitirmiş olmanın ve onu yeniden tesis etmenin neden önemli olduğunun kavranması açısından çok değerli.
Zira yüzyılımızda adaletin kaybolması, bir arada yaşamanın ve aslında bir toplum olarak var olabilmenin zeminini yitirmek anlamına geliyor. Hukuki pozitivist kuramının en önemli figürlerinden biri olan Hans Kelsen, “Adalet Nedir” isimli makalesinde metafizik ve rasyonalist adalet anlayışlarının açmazlarını değerlendirdikten sonra bir bilim insanı olarak göreceli adalet felsefesini benimsediğini açıklıyor. Kelsen’e göre, adaletin mutlak bir tanımına ulaşmak mümkün değil; buna karşılık göreceli adalet felsefesinin belirleyici ahlak ilkesi olan hoşgörü, “diğerlerinin siyasi fikirlerine ve dini inançlarına karşı, onları kabul etmeksizin, fakat onların özgür olarak ifade edilmesini engellemeyerek anlayışlı olmayı” gerektiriyor.
Böylece yazar, adalet, hoşgörü ve düşünce:/ifade özgürlüğü arasında yakın bir ilişkinin varlığını ortaya koyuyor. Dahası adaletin “koruması altında hakikat arayışının gelişebileceği bir toplumsal düzen” gerektiğini, bu nedenle de ona göre adaletin demokrasi, özgürlük, hoşgörü ve barış adaleti anlamına geldiğini öne sürüyor. Düşünüre göre ulusal hukuk sistemleri uluslararası hukukun bir parçasıdır ve uluslararası hukuk ile ulusal hukuk sistemleri bir bütündür ve adaletin terazisine titreyen bir elle dokunulmalıdır!..
Bu aralar eksikliğini çokça hissettiğimiz adaleti yitirmenin can yakıcı sonuçlarını her gün birebir yaşıyoruz. Sokaklarda, toplu taşıma araçlarında, okullarda, işyerlerinde ve evlerimizin görece güvenli olması gereken duvarlarının ardında… Bugün zedelenen adalet duygusu, sadece toplumun belli kesimlerinin, muhaliflerin, etnik ve dinsel azınlıkların, kadınların, gençlerin ve çocukların geleceğe dair umutlarını ortadan kaldırmakla kalmıyor; bu kesimlerin maruz kaldıkları haksızlıkları önemsiz ya da ülkenin birliği, kalkınması, istikrarı, ulusun çıkarı için gerekli görenleri dahi, zedelenen adaletin potansiyel kurbanları olarak beklemeye alıyor!
Olup biteni sırça köşklerinde huşu içinde izleyen veya “mutlu azınlık” içinde kalabilmek adına değerlerinden feragat edenler, kendilerinin de aynı kırılgan durumda bulunduklarının pekala farkındalar. Hatta içlerinde bu farkındalıkla “adalete parmak sallayanları” ve “polis devleti” özlemcilerini işaret edip, ardından “ Adalet yerini bulsun isterse kıyamet kopsun” diyerek görevinden ikinci kez affını talep eden eski adalet bakanı Abdulhamit Gül’ün bu açık tavrına karşın… Halen durumun vahametini idrak edemeyenlere, şöyle bir durup etraflarına bakınmayı öneririm.
Liyakat kavramını yok sayan parti devletinin himmetiyle; Cumhuriyetin kilit noktalarına taşınan, yandaşların, cemaat mensuplarının ve cümle yeteneksizin. Sınav soruları çalınarak ya da doğrudan sonuçlara müdahale edilerek yerleştirildiği arşı-alaya yükseldi ama kimse sorumluluk almadı… Aşırma makaleler ve üç-beş sayfalık alıntı doktora tezleriyle, ya da burçların işe alınmadaki etkisini inceleyen sözde araştırmalarla bilim insanları yetiştirip doktor, doçent hatta profesör payelerinin bahşedildiğini gördük! Ağzımızın suyu akarak sıramızı bekledik!.. Yandaş vali, rektör, parti başkanı ve bürokratların eşlerinin, çocuklarının hatta yedi göbek akrabalarının üniversitelerde, kamu kurumlarında çifte maaşlı makamlara yerleştirildiği manşetlere taşındı, hiç kimsenin yüzü kızarmadı… Bu yağma düzeninde toplumun adalet duygusunun zedelendiği, millet iradesinin vücut bulduğu TBMM de dile getirildi… Utanmıyoruz, hatta yaptıklarımızdan gurur duyuyoruz denildi!
Bu ahval ve şerait içerisinde… Sistemin demokratik olup olmadığının temel göstergesi olarak kabul edilen seçimlere; Trafolara giren kediler, YSK tarafından sonradan geçerli kılınan mühürsüz oy pusulaları ya da sonradan iptal edilen sandık bölgeleri aracılığıyla gölge düşmüşken; Meclis etkisiz hale getirilmiş, olağanüstü hal olağanlaşmış, yasaların yerini her konuda çıkarılan kanun hükmünde kararnameler almıştır. Ekonomiden, eğitimden ve sağlık sisteminden, araçların cam fitillerine ve plakalarına varıncaya değin ülkede her bir şey, bir kişinin iki dudağının arasından çıkan talimatlarla gerçekleşirken, kalkıp da, demokrasiden, adil bir rejimden, ya da “iç cepheden” söz edebilmek sizce ne kadar ahlaki olabilir?
Bilinmelidir ki, sessiz kalan, tepki göstermeyen, vicdanını susturan herkes yukarıdaki suçlara ortaktır. Biz gerçekleri halkımızla paylaşmak noktasında asla susmayacağız.
Farkında mısınız telefon ısrarla çalıyor dostlarım?.. Ne var ki açan yok. Yalnızca telesekreterin mekanik sesini duyuyoruz uzun süredir: “Aradığınız adalete şu anda ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra yeniden deneyiniz.”
Ulusça bayram tadında kutlayacağımız günlerin özlemiyle, Sevgiyle, dostlukla.
Yorumlar
Kalan Karakter: