Özellikle seçim süreçlerinde ayrımsız herkesin, kulaklarını dikip birbirini dinlediği! Ama sonuçta, kimsenin kimseden etkilenmeyip bildiğini okuduğu bir tuhaf oyunun bileşeni olmakta diretmek!..
Kuşkusuz kırılması zor bir aymazlık rekorudur.
Kaldı ki salt dinleme değil, tartışma kültürümüz de ziyadesiyle sıkıntılıdır bizim. Empatiden uzak, karşımızdakini ‘yok etme’ anlayışı üzerine kurgulu bir kavga ortamında, taraflar, hangi konuda olursa olsun karşısındakinin düşüncesini değersiz, hatta yok hükmünde algılayıp, anında gardını alır!
Uzlaşma, peşinen zafiyet olarak algılandığından olsa gerek, hiç kimse kendi düşüncesinden gayrısını değil benimsemek, dinlemek nezaketini bile esirger.
Oysa siyaset, çözüm odaklı uzlaşı kültüründen beslenir. Tarafların uzlaşı ve karşılıklı saygı temelli, çoğulcu bir yaklaşım içinde kendilerini varladığı bir sistematiktir.
Demokratik siyasetin oluşturduğu rekabet zemini, ne yazık ki; “Bir ben bilirim, tek doğru benim doğrumdur” anlayışıyla, agresif- ötekileştiren siyaset yapma biçimine evrilip, demokrasimizde onarılmaz yaralar açmaktadır.
Her seçim startının ardından, siyaset kurumunun ürettiği çıkara endeksli düzeysizliğin, en pespaye örnekleri sergilenirken, mahalle kabadayılığını politika yapmak sanan siyaset esnafı birer birer sahneye arzı endam etmeye başlar!
Aslında onları bir biçimiyle anlayabiliyorum! Hak etmedikleri yerlere, liderin bir işaretiyle taşınmış, kıyak emeklilik maaşına ve Meclis lokantasında bedava yemeğe tav, toplumsal sorumluluk taşımaktan uzak çıkar grubundan başka bir şey değildirler.
Ama gazeteciliğin evrensel işlevini ve editoryal bağımsızlık ilkesini unutup, kendilerini efendiye itaatin rehavetine kaptırmış! Birer çıkar grubuna dönüşmüş medya yapılanmalarının iç bulandırıcı düzeysizliklerini anlamakta hayli zorlanıyorum.
Diğer yandan, onaylarsınız ya da onaylamazsınız, Dünyanın hiçbir uygar ülkesinde yargı kararları Türkiye’de olduğu gibi tartışmalı değildir.
Demokrasinin kurum ve kurallarıyla yaşam bulduğu ülkelerde Hak-Hukuk- Adalet arayışıyla yüzbinler uzun yürüyüşler düzenlemek zorunda bırakılmazlar.
Hukukun arkasına dolanmak, ya da işine gelmeyince hukuka saldırmak ancak hiçbir zaman hukuka gereksinim duymayacaklarını sanan aymazların tavrıdır.
Hukukçular da karar ve duruşlarıyla, bu aymazlıkların kolaylaştırıcısı olmamaya özellikle özen göstermeye ödevlidirler.
Ama ne yazık ki uzunca bir süredir, bilerek isteyerek ”hukuk devleti” niteliğin ötelendiği ülkemizde, neo liberal politikaların doğrudan ve dolaylı müdahaleleri Türk hukuk sistemini çağdaşlaşma hedeflerinden uzaklaştırıp, gericiliğin tuzağına itmiş. İç işleyişte liyakat ve meslek etiği ayaklar altına alınmıştır.
Hukukun by pas edilip, kurumsal yapıların çökertildiği bir sürece denk gelen, cumhuriyetin ikinci yüzyılında. Demokrasimizin tüm farklılıkları zenginliğe dönüştürüp, bu kritik secim kavşağında demokrasiye inancını ortaya koyacak, dirençli, fedakar cesur kadrolara her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır.
Şunun şurasında seçimlere 59 gün kaldı. Tünelin ucundaki ışığın üstümüze doğru gelen, hepimizi ezip geçecek “otoriter” bir tren mi, yoksa hepimizi aydınlığa taşıyacak ilk ip ucu olup olmayacağına altılı masa ve tüm demokrasi güçleri birlikte karar verecekler. Seçime toplumsal bir uzlaşı içinde, ortak adayla gittikleri zaman ancak kazanabileceklerini bilerek!
Memlekette susmanın bedelinin konuşmaktan daha ağır olduğu bugünlerde, ne derler” diye ikirciklenmeden, sakince ve geçmişe saplanmadan bugünün hikayesini yorulmadan anlatmalıyız. Şimdi Türkiye’nin seçimlere giderken, hayal kurabilmenin gücünü hatırlamaya ve hayal kurmaya ihtiyacı var…
Kurulacak hayaller, Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek idealler olmalı. Hayalleri çalınan on milyonların ülkesinden, yeniden hayal kuran ve onları gerçekleştiren bir ülkeye dönüştürebilmeli Türkiyem.
Hayal kurabilmenin o gizemli sihrini ve o sihrin oluşturduğu sinerjiyi, coşkuyu, gücü hissetmenin vakti geldi de geçiyor bile dostlarım…
Sevgiyle, dostlukla.
Yorumlar
Kalan Karakter: