Demokrasiyi uğruna mücadele edilmesi gereken bir yaşam biçimi değil de, beklentilerini yanıtlayacak bir tutku olarak değerlendiren toplumlar, yarınlarını beklenti içinde heba ederler!
Hem zaten demokrasi kültürünün egemen olmadığı bir toplumda, bir yönetim biçimi olan demokrasinin sağlıklı işlemesi de fuzuli bir bekleyiş değil midir?
Tıpkı siyasi konjonktür ve geniş ittifak bloğunun oyun kurucusu partisinin, tek hedefe odaklanmış olmasının yarattığı bir ortamda gerçekleşen aday belirleme süreçleri ve ortak liste pazarlıklarının ardından!
Çokta kapsayıcı olmayan listeler ortaya çıkınca. aday listelerinde adına denk gelemeyen aday adaylarının… Durum değerlendirmesi yapmak amacıyla bir süre saha çalışmalarına ara vermeleri gibi!
Yarınlar için sahte umutlar ve farklı senaryoların üretimine geçilir. İçinde yaşanılan şanssız sürecin sona ereceği günler beklenir ama nafile bir bekleyiştir bu.
Çünkü demokrasiyi araçsallaştırıp, iradesini başkalarına teslim edenlerin nafile beklentisidir bu. Günler günlere, aylar aylara eklemlenir gider. Bir kez daha geçiş süreçlerine umut bağlanır.
Toplumsal dokuda da bu senaryo farklı gelişmez. Şimdilerde zaman aşımı yaşıyor olsak da, yaklaşık her on yılda birinin gidip, bir diğerinin ardışık arzı endam ettiği geçiş süreçlerine umut bağlanır.
Ve sonunda, godot’u bekler gibi, farklı bir “sonuç” bekleyişin mağduru kitleler, mutlaka bir gün edilgenleşip, teslim alınırlar! Bu da yetmez, teslimiyet ikliminin yaydığı korkudan ve korkunun tırmandığı şiddetten yararlanılarak yozlaştırılırlar.
Artık toplum istenen kıvama getirilip, “demokrasi de ne ola ki” noktasına sürüklenmiş, amaç hasıl olmuştur!!
Şahsen ben, süreçten beslenen bu değerlendirmenin, toplumsal dokuda yarattığı tahribatın izini süren hiç kimseye yabancı gelmediği kanısındayım!
Kaldı ki, demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak algılayanlar dahi çoğu kez bu sürecin yaşanması gerektiği yanılsaması içine düşüp; Olup bitenleri güzel günlere ulaşmak adına gerekli sancılar ve ödenmesi gereken “kefaret” olarak değerlendirirler.
Ancak koşullar ne dayatırsa dayatsın, halkımızın benzeri baskılamalardan ve en önemlisi de siyasi vesayetten kararlılıkla kurtulacaklarına olan inancım tamdır. “kefareti” misliyle ödenmiş Cumhuriyetin erdem ve izleklerinden sapmadan, uğruna mücadele azim ve kararlılığı ile yürüyüşü sürdürmeleri yeterli olacaktır.
Zira tarihin hiçbir evresinde hazıra konmak gibi bir durum tespiti yapılmamıştır!
Bu kritik zaman eşiğinde, yurdumuzun, gaspçıların, tacizcilerin, yetmedi şimdi de gözden düşmüş organize suç örgütü liderlerinin kafasına her estiğinde, fütursuzca işbaşı yaptığı bir coğrafyaya dönüştürülme çabaları ve bu durumun suskunlukla izlenmesi kabul edilebilir değildir.
Böylesi ortamlarda iki ayağın üzerine doğrulup “durun bakalım, paylaşamadığınız nedir?” diye sorgulamak varken, yurttaş olma sorumluluğunu unutup,
üç maymuna nazire yaparcasına! olan biteni halen kendi aralarında ki hesaplaşmaya yorup, ağzını, gözünü, kulağını hatta yüreğini kapatarak “dur bakalım ne olacak” diye ısrarla savsaklayanlar!
“Saati ayrılığa kurmuşum
Olmaz teslimiyet!
Ziyan aklım senle bozmuşum,
İçerim felaket…” diye meydan okuyan ozanı duyuyor musunuz?
Toplumun bu tedirginliğinden ve üzerine abanan karanlıktan kimse iktidar devşirmeye kalkışmasın. Bu cinnet ve geçici körlük dönemi. halkçı, kamucu bir yaklaşımla mutlaka aşılacaktır. Nasıl aşılması gerektiğinin yol haritası (Kuruluş Felsefesi) önümüzdedir.
Demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet arayışımızda yolumuzu aydınlatan umut ışığını her zamankinden daha yüksek tutup,
Alacakaranlık kuşağına sandıkta hep birlikte “dur” diyelim.
Diren Demokrasi…
Sevgiyle, dostlukla.
Yorumlar
Kalan Karakter: