Trabzonspor’u 38 yıl aradan sonra şampiyon yapan teknik direktör olarak tarihe geçtiği için taraftarın büyük bölümünün sempatisini kazanan, hatta bazı efsanelerin bile önünde tutulan Abdullah Avcı, işler iyi gittiğinde verdiği anlamlı, olumlu, yapıcı, yapıştırıcı mesajlarla da kendini üstte tutmayı beceriyor. Ama işler biraz sarpa sardığında hemen mazeretlere sığınan bir isim olarak karşımıza çıkıyor. Avcı kuşkusuz başarısının nimetlerinden yararlanmak isteyecektir, sistemin temeli zaten buna dayalı… Yani bireysel kalkınmayı öne çıkarıp, toplumun çıkarlarını hiçe sayan bir düzende, başarılarının meyvelerini sadece kendine ayırmak isteyen isimler üretiliyor ki, bunlardan biri de Abdullah Avcı’dır.
Sonuçta şampiyonluktan dolayı Abdullah Avcı’ya nihayetinde bu resmi bir apolet olarak takılacağı kesin ve bu noktada ne dersek diyelim boşuna… Biz de tebrik ediyoruz şampiyonluğu ama yine de bu sezonun Abdullah Avcı’sının konuşmalarında, satır aralarındaki söylemleri hiç hoş durmuyor, hep mazeretlerin arkasına sığınma eğiliminde bir kimlik olduğuna dair izlenimimizi güçlendiriyor.
Neden mi böyle düşünüyorum?
Anlatayım!
Sayın Avcı, geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaptı. Bu açıklamada, mevcut sezonda takımın kötü oyunu, başarısız sonuçlar almasından dolayı eleştirenlere tepki gösterirken, “25 ay sesi çıkmayanlar şimdi eleştiriyor” ifadelerini kullandı. Bu ifadeleri gerçekten çok yadırgadım. Nedenini de Sayın Avcı ile konuşur gibi şöyle anlatayım…
Sevgili Hocam; bu ifadeyi sizin gibi yıllarını futbolcu ve teknik adam olarak futbolun içinden gelmiş bir kimliğe hiç yakıştıramadım. Çünkü dünyanın en gelişmiş futbol liglerinde de takımların başarı ya da başarısızlıkları teknik adamların kaderini belirliyor. Ülkemizde ise bu neredeyse anlık olarak gerçekleşiyor. Yani işler sahada iyi giderken, saha dışında yanlış giden olayları hemen hemen kimse değerlendirip eleştirmez. Eleştirenleri de o zaman, “Bozguncu” olarak nitelerler. Ya da kimse bu eleştirenleri dikkate bile almaz. Bunun için de o kişiler köşelerine çekilir, yaşananları izlemekle yetinir.
İŞLER İYİ GİDERKEN ÖVÜLMEK ÇOK GÜZEL DEĞİL Mİ?
Kaldı ki, siz sahada işler iyi giderken gazetecilere, eski yöneticilere, taraftarlara, “Ya aslında bazı şeyler yanlış gidiyor. Bunları dikkatle takip edin ve eleştirin ki bu yanlışlar yapılmasın” diye uyardınız mı? Yani işler iyi giderken övgüyü hep hak ettiğinizi düşünüyorsunuz ama kötü gittiğinde eleştiri mekanizmasının işlemesine hiç tahammül edemezsiniz haksız mıyım? Siz ve sizin gibiler dokunulmazsınız değil mi? Bu sadece size has bir durum değil, siyasette, iş dünyasında, sporda, sanatta, yani hayatın her alanında öne çıkanlar, ne yazık ki sadece el üstünde tutulmayı hak ettiklerini düşünüyor. Bu da sağlıklı tartışma, konuşma ortamını yok ediyor ve toplum gelişemiyor, ülkenin kalkınmasının, eşit ya da adil paylaşımın önü kesilmiş oluyor. Bu ülkede insanlar açlıkla sınanırken, siz sadece bu yıl en az 25 milyon lirayı cebe indireceksiniz ama sizin bu parayı kazanmanıza vesile olan insanlardan bir kısmının eleştirisine, tepkisine ya da uyarısına tahammül edemeyeceksiniz. Bu kültür tam da üçüncü dünya ülkesi insanlarına dayatılan bir anlayışın ürünü değil mi? İnanın bu kültürünüzün rol modellerini merak ediyor.
Bakın sürekli sakatlıklardan yakınıyorsunuz, ya da 48 günde oynadığınız 12 resmi karşılaşmadan söz ederek maçlar içinde yorgunluklara, inişli çıkışlı sonuçlara ve futbola bahane üretme çabasında olduğunuzu gözlemliyorum. Sizin bu bakış açınızla Trabzonspor’u geçen sezon şampiyon yapan etken, Avrupa’da boy göstermemesi, buna karşılık rakiplerinin hemen hemen hepsinin haftada 3 maç oynama zorunluluğuydu. Yani Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Sivasspor gibi takımlar neredeyse gün aşırı maç oynarken, Trabzonspor da arayı açtıkça açtı. Sonraki süreçte kupada bile neredeyse maç oynamadan elendiniz. Yani haftada tek maçla yetindiniz ve takımın fizik gücü açısından yorgun olmamasıyla şampiyonluk geldi. Zaten son 8-9 haftadaki durgunluğun, dağınıklığın da Türkiye Kupası maçlarının başladığı periyoda denk gelmesi de, sizin takımı iki ayrı kulvarda yürütebilme yeteneğinizin zayıflığına işarettir. Bu sezon da güçbela kazanılan maçlar, 10 kişilik takımlar karşısında bile zorlanmalar, sanırım bu fiziksel hazırlıksızlığın ürünü olsa gerek…
AVRUPALININ CANI CAN DEĞİL Mİ?
Kaldı ki, bu Avrupa’nın büyük kulüplerinde forma giyen futbolcuların canı can değil mi? Yani adamlar, hem kendi liglerinde, hem Avrupa’da sonuna kadar mücadele ediyorlar. Ülkelerinin kupalarında oynuyorlar. Öyle takımlar var ki yılda 70-80 arası maçta boy gösteriyor. Hem de en çok birkaç rotasyonla sahaya çıkıyorlar. Yani sizin mazeretlerinizi, ya da yakınmalarınızı duyunca, bu takımların teknik adamlarına ve futbolcularına inanın acımamız gerekiyor.
Haksız mıyım?
Şunu ifade edeyim ki futbol teknik direktörlüğü öyle eski efsaneler Ahmet Suat Özyazıcı ya da Özkan Sümer’in kasketini takıp, camia için birkaç cilalı söz, bazı felsefi ifadeler, ya da bu kulübün önemli kimliklerinin mezarlarını ziyaret, evlerine çiçeklerle, tatlılarla gitmekle insanları avucunuzun içine alabileceğinizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Türkiye’de toplumun da, futbol dünyasının da yüzde 99’unun baktığı tek yer sahadır ve alınan puan ya da puanlardır. Oynanan futboldur. Burada eksiklik görüldüğünde anında darağacına çekilirsiniz. Bu sizin için de, tüm teknik direktörler için de, futbolcular için de geçerlidir. Bu ülkede yücelikten cüceliğe, cücelikten yüceliğe giden yol o kadar kısadır ki, gözünüzü açıp kapayıncaya kadar en coşkulu sözlerle övülürken, en aşağılık cümlelerle aşağılanmanız kaçınılmaz bir gerçektir.
O nedenle, eleştirilere sitem edip, tepki gösterip geçen sezonun meyvelerini yemeyi düşünmeyin, Trabzonspor’un amaçlarına uygun hareket edin ve futbolun gerçeklerini unutmadan hareket edin.
REZERV LİG KONUSUNDA BİR ÇALIŞMAYI PAYLAŞTINIZ MI?
Bir başka şey daha…
Geçtiğimiz günlerde yine rezerv ligi ve altyapılarla ilgili bir takım sözler söylediniz. Bunlara bir anlam yüklemeye çalışıyorum ama inanın çaresiz kalıyorum. Bu ülkede siz başta olmak üzere altyapılara kapıkulu muamelesi bile yapılıyor. Bunun farkında olmadığımızı mı sanıyorsunuz. Hiçbir işe yaramayan ama 3-5 milyon Euro ödettiğiniz bir yabancı futbolcudan vazgeçip bunu altyapıya yatırım yaptırsanız inanın Trabzonspor fabrika olur fabrika… Bu tüm kulüpler için de geçerli… Ama amacınız bir fabrika kurmak değil, fabrika haline gelmiş ülkelerden oyuncu alıp, günlük başarı yakalayıp, aynı zamanda çalıştığınız kulübün sizden sonrasının tufan olmasına zemin hazırlamaktan başka bir şey değil.
Bu arada Rezerv Ligi’nin bir gereklilik olduğunu söylüyorsunuz ancak bunun altyapısının hazır olmadığını dile getiriyorsunuz. Peki siz, Trabzonspor’da böyle bir ligin hazırlığının yapılması için kılınızı kıpırdattınız mı? Biraz olsun kafa yordunuz mu? Yönetime bir rapor sundunuz mu? Ya da TFF’ye bu anlamda bir talepte bulundunuz mu? Rezerv liginin altyapısının nasıl olması gerektiğine dönük her hangi bir çalışmayı ülke futbolunu yönetenlerle paylaştınız mı?
Yok değil mi?
Yapmazsınız, yapamazsınız! Siz ve sizin gibilerin tek derdiniz bol paralı kulüplerde çalışmak, onlara sayısız ve pahalı transferler yaptırmak ve günlük başarıyla birlikte kendi yarınlarınızı kurtarmak… Kulüplerin yarınları hiç umurunuzda olmamıştır bildiğim ve Başakşehir, Beşiktaş ile Trabzonspor’da yaptıklarınızı gördüğüm kadarıyla…
ALTYAPI SİZİN İÇİN BİR ANLAM TAŞIYOR MU?
Bilir misiniz Özkan Sümer, teknik direktörlüğü döneminde hangi takımla anlaşma aşamasına gelirse onlardan önce tesis ve alt yapı yatırımı konusunda istekte bulunur, hatta bunu dayatırdı. Siz teknik adamlığınız boyunca bir kez olsun hiçbir kulübe altyapı yatırımı dayatması yaptınız mı? 11 yıl çalıştırdığınız Başakşehir’in altyapısından Mahmut Tekdemir dışında kazandığınız futbolcu var mı? Trabzonspor’da takıma zamanla katkı yapabilecek kaç oyuncuya özgüvenlerini doruğa çıkarıp, güven duygusunu verip sahaya çıkardınız? Yok değil mi? Peki kaç ismi harcadınız sayayım mı? Oysa her açıklamanızda, “Altyapı gözbebeğimiz” diyerek toplumun duygularına oynayıp, zaman kazanmaktan, sonra da A takımın elde ettiği 3 puanların arkasına saklanmaktan başka bir şey yapmadınız.
Bana sakın Ahmet Can Kaplan’ı örnek göstermeyin? Edgar Lee, Vitor Hugo, Hüseyin Türkmen, Densvell, hatta Dorukhan sakatlanmasaydı, ne Ahmet Can diye bir futbolcuyu piyasaya çıkarırdınız, ne de Trabzonspor onu Ajax’a satıp, 10 milyon Euro’ya yakın bir para kazanabilirdi.
Altyapıya, genç futbolcuya hiç inanmadınız teknik adamlığınız boyunca… Trabzonspor’un misyonunun altyapıdan üretim olduğunu, bununla başarıp, yaşadığını ve örnek olduğunu hiç dikkate almadınız yönetimle birlikte… Sonuç olarak, cümleleriniz arasında süslediğiniz kelimelerle duygularına oynadığınız, bozuk saatin 24 saatte iki kez doğruyu gösterdiği örneğiyle şampiyonluk yaşayınca kendinizi eleştirilmez, ulaşılmaz, laf edilemezler ve her söylediği yasa olduğunu düşünenler sınıfına soktunuz anladığım kadarıyla…
Şunu bilin ki yok böyle bir dünya…
İşler iyi gidince toplumun büyük bölümü tarafından alkışlanırsınız, kötü gittiğinde tu-kaka edilirsiniz. Bu ülkede hainlikle-kahramanlık arasında çok ince bir çizgi vardır. Bir gün önce omuzlardayken, bir gün sonra uçuruma atılmayı bekleyeceğiniz bir hayatın her alanında tüketimi tanrısal bir buyruk gören düzende yaşadığınızı sakın unutmayın. Bu gerçeği kulağınıza küpe edin ve bundan sonra eleştirilerden yakınma yerine, onları duymayacağınız işler üretin.
Bilmem anlatabildim mi?
Yorumlar
Kalan Karakter: