Futbolun asla yalnız futbol olmadığını artık hepimiz biliyoruz. Bunun bir toplumsal afyon olarak kullanıldığını, kapitalist sistemin kendini var etme amacıyla araçsallaştırdığı ve kitleleri uyutma stratejini açısından çok önemli bir kaynak haline geldiği konusunda sanırım kimsenin kuşkusu yoktur. En son Fenerbahçe’yi mağlup elden Galatasaray taraftarları büyük kitleler halinde tesislere akın etmiş, meşalelerle, havai fişeklerle zafer kazanan takımlarını karşılıyordu. Kuşkusuz ülkemizde bunlar doğal karşılanmalı… Çünkü aynı şeyi Trabzonspor, Fenerbahçe, Beşiktaş ya da Anadolu’nun tüm kulüp taraftarları yapıyor. Hatta bir amatör küme takımı bile önemli bir maçı kazandığında yaşanan manzara farksız…
Ancak aynı yaşlı, genç, kadın, erkek taraftar kitleleri, kendi hayatlarının her anını olumsuz etkileyen en acımasız uygulamalara karşı bile aynı coşkuyla sokaklara dökülüp, hak arayışına çıkmazlar. Bir avuç insan, yaşamın daha katlanabilir olması için sokaklarda savaşır, mücadele eder, eğer iktidarları biraz geri adım attırır ve toplumu rahatlatacak uygulamaların hayata geçmesini sağlarsa, herkes bundan yararlanır. Hiç kimse de, “Bu hakların kazanılması için ben kılımı bile kıpırdatmadım. Bunları hak etmedim” şeklinde bir özeleştiri yapmaz, utanma belirtisi göstermez. Hayatın kendi içinde bedeli hep başkalarına ödetenler, ne yazık ki yuvarlak bir topun peşinden koşanların başarılarıyla adeta kendilerinde geçerler!
Böyle olunca da, ülkeleri yönetenler, futbolun daha çok ilgi görmesi, kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle, çocuğuyla herkesin bu büyülü meşin yuvarlağın büyüsünün içinde kaybolması adına, büyük paraların harcanmasının önünü açarlar ve kitleleri aslında kendilerine ait olmayan bir alanda tutmanın keyfini, tüm halkı iliklerine kadar sömürmenin keyfini çıkarırlar. Sonuçta yönetenler için dikensiz gül bahçesinin en narin gülüdür futbol… Ama futbolu yorumlayan hiç kimse konunun bu bölümüyle ilgilenmez, hatta kör, sağır ve dilsizi oynamaktan geri durmazlar. Bildiğim bir şey var ki, cehaletin zifiri karanlığında konuşmak, yorumlamak, yazmak zorunda kalıyoruz futbolu…
SAHA SONUÇLARINA TAPINAN BİR KİTLEYLE KARŞI KARŞIYAYIZ
Bu bağlamda son dönemlerde gazete sütunlarında, TV ekranlarında ya da internet ortamında özellikle takımlarımızın aldığı sonuçlara göre yapılan yorumlara değinmek istiyorum. Yazan, çizen, konuşan, yorumlayanların nasıl da sadece sonuca odaklandığı ve tüm değerlendirmelerinin bilgiden, bilinçten yoksun olduğunu kısaca ortaya koymak istiyorum. Fenerbahçe sezon başından itibaren aynı futbolu oynuyor. Geride büyük riskler içeren bir anlayışla, gole odaklı futbolunun sonucunda işler yolunda gidince Jorge Jesus adeta dahi ilan ediliyordu. Avrupa’da ve ligde takımın geriye düşüp, sonra öne geçmesi sonucunda, Jesus’un inanılmaz bir taktisyen, teknisyen ve kadro mühendisi olduğunu anlatıp duruyordu futbol bilginleri(!) Ama aynı futbol mantığıyla yenilgiler gelince Jesus’un iş bilmez, kompleksli, oyun felsefesi konusunda yetersiz bir kimlik haline dönüştü ne yazık ki! Oysa Jesus’un sadece Arda Güler’i oynatmamak için kırk dereden su getirmesi bile bu ismin ne kadar egosu tavan olduğunun bir göstergesiydi. Ya da 3 ağır stoperle, üçlü savunma oynamasının da intihar olduğunun başta görülmesi gerekirdi. Ama sonuçlar iyi gidince hiç kimse bu basit öngörüyü bile gündemlerine almıyordu.
Aynı şekilde Abdullah Avcı’nın, Trabzonspor’daki oyun felsefesi de pek değişken olmadı. Önde baskı, kazanılan toplarla gol atma ve sonra da bunu korumaya çalışırken, yine fırsat buldukça rakip kaleye gitmeyi içeren bir anlayışı 2 yılı aşkındır izliyoruz. Ancak geçen sezon şans Avcı ve Trabzonspor’un yanında olunca sonuçlar geldi ve takım şampiyon oldu. Bunda Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın da çok erken yarışın dışında kalmasının rolü büyüktü. Ama yine futbolu değerlendirenler için Abdullah Avcı, müthiş bir zekaya sahip, büyük teknik adamlar sınıfına sokuldu.
AVCI, F.BAHÇE MAÇINDA DAHİ, K.GÜMRÜK MAÇINDA YETERSİZ MİYDİ?
Bu sezonun son maçlarına bakalım.. Dünya Kupası dönüşü Trabzonspor, Fenerbahç’yi 2-0 mağlup edince, Avcı’nın müthiş oyun zekası, taktisyenliğiyle Jorge Jesus’u mat ettiğini okuduk, ya da duyduk futbol yorumcularından, ya da taraftar kitlelerinden… Ancak Bordo-Mavili ekip, Karagümrük ve Alanyaspor karşılaşmalarında farklı mağlup olunca, Abdullah Avcı, bir anda yanlış kadro yapan, oyuncu değişikliklerini beceremeyen, yetersiz bir kimliğe dönüştürüldü. Oysa Fenerbahçe maçında rakip 11 kişi oynarken, yani ilk 60 dakikada Trabzonspor, belki de sezonun en kötü futbolunu oynamıştı. Kalesinde daha çok tehlike görmüştü. Ne zaman Fenerbahçe 10 kişi kaldı, hemen ardından da golü yedi, gardı düşünce Bordo-Mavili ekip, daha atak, üstün ve pozisyon bulan bir takım hüviyetine bürünmüştü.
Karagümrük maçında da hemen hemen benzer bir oyun vardı. Hatta daha da iyiydi diyebiliriz. Rakip takımın kalecisi muhteşem 4-5 kurtarış yapmamış olsaydı Trabzonspor sahadan farklı yenilgiyle değil, rahat bir galibiyetle ayrılabilirdi. Alanyaspor karşılaşmasında da ilk 10 dakikada girilen pozisyonların biri gol olsa, rakip dağılacak ve belki de farklı kazanan Trabzonspor olacaktı. Düşünün Alanyaspor kendi sahasından çıkmadığı ilk yarıda 3 pozisyonun hepsini gol yaptı. İkinci yarıda bile 3 net pozisyon buldu ve ikisini golle sonuçlandırdı. Oysa Trabzonspor rahat kazandığı birçok takıma karşı da bu kadar pozisyon veriyordu zaten… Ancak sadece sonuca odaklanan futbol bilginleri(!) bir takımın her maçta farklı sonuçlar almasıyla birlikte ne kadar kötüye nasıl gidebileceğini ve bu noktada Abdullah Avcı’nın ne kadar da kötü bir taktisyen olduğunu keyfetmişlerdi(!)
Yine Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk konusu var. Sezona başlandığında, ve Sarı-Kırmızılılar kötü sonuçlar alınca, “Okan gibi genç, tecrübesiz ve yıldız isimlerin saygı duymayacağı bir isim Galatasaray’a üç gömlek küçük geliyor” diyenler, sonra sonuçlar gelmeye başladığında, “Müthiş, takıma enerji veren, hangi takıma karşı, nasıl oynanması gerektiğini inanılmaz bir zekayla yansıtan, futbolcularla enfes ilişkiler kurmuş, Türkiye’nin yeni futbol güneşi” değerlendirmeleri yapmaktan geri durmadılar. Oysa ne Okan Buruk sezon başında kötü teknik direktördü, ne de bugün büyük bir bilgi hazinesine dönüşmüştü. Galatasaray, kötü sonuçlar aldığında da benzer oyun oynuyordu, sadece top üç direk arasından fazla geçmiyordu.
EKONOMİK KAOSTAN YAKINIP TRANSFER İSTEMEK NASIL BİR BAKIŞ AÇISIDIR?
Beşiktaş’ı şampiyon yapan ve “Tam bir deha” diye yere göğe sığdırılamayan Sergen Yalçın, bir anda disiplin sağlayamayan kişiliğe büründürülmüş, yerine gelen Valerin İsmael, bir Trabzonspor maçındaki olumlu futboldan dolayı, “Sihirli değneği olan sihirbaz” haline dönüşmüştü. Ama işler kötü gittiğinde de bu isim, futbolu bilmeyen, kadro mühendisliğinden anlamayan, cahile dönüşürken, Şenol Güneş göreve gelip, Beşiktaş’ın Ümraniyespor’u farklı yenmesiyle, “İşte Güneş’in farkı bu, eli Beşiktaş’a değdi” yorumları birbirini kovalamış, sonra olumsuz sonuçlar gelince de, “Şenol Hoca da beklentileri karşılayacak isim olmaktan çıktı” ifadelerini dinlemek zorunda kalmıştık.
Bir başka konu da şu; Kulüplerin ekonomik krizler içinde boğuştuğu haberleri yayıldığında hemen, “Kardeşim, çok gereksiz harcamalar yapılıyor. Kulüpler ekonomik boyutlarını aşan transferler yapıyorlar. Bundan vazgeçilmeli” diye ortalığı inletenler, takımlar kötü sonuç aldığında da hemen, “Sağbekleri yetersiz, santrafor gol atmaktan uzak, kanatları çalışmıyor. Orta sahada oyunu yönetecek ve rakibi durduracak mücadele gücüne sahip futbolcu gerekli” diyerek çok sayıda transfer yapılmasını istemekten geri durmuyorlar.
Peki nasıl olacak bu?
Hem ekonominin düzeltilmesini isteyip, hem de her başarısız sonuçta, kadronun yetersiz olduğunu söyleyip, transfer yapılması talebinde bulunanlar çelişki içinde olduklarını fark etmeyecek kadar felsefi bilgiden yoksunlar mı? Bana göre hem duygusal davranıyorlar, hem bilgiden yoksun, hem de var olan bilgilerinin bile arkasında duramayacak kadar tutarsızlar… Ekonomik kaosu sorun gören ve futbola yön verdiğini düşünen insanların kulüplere özellikle altyapı yatırımlarını en üst seviyeye çıkarmalarını istemeyerek, bu noktada ısrarcı olmaları, buradan üreterek maliyeti çok düşük yıldızlar üretmelerini istemeleri gerekmiyor mu? Ama istemezler, isteyemezler! Hatta altyapıyı küçümserler, üretimi sisteme aykırı bulurlar. Çünkü tüketim toplumunu savunur, onun büyülü atmosferinin yarattığı ışık huzmesinde kendilerini kaybetmişlerdir.
Sonuç, futbolu cehaletin girdabında çırpınanların zifiri karanlığında tartışmak, konuşmak zorunda olmanın şansızlığını yaşıyoruz.
Cehalet yerini bilgiye, tutarsızlık yerini, granit gibi bir duruşa bırakır mı?
Sanmıyorum!
Saygılarımla!
Yorumlar
Kalan Karakter: