Birkaç yıl önce gazeteci ağabeyim İhsan Öksüz ile ziyaretine gittim… 80’li yaşların üzerindeydi ama dimdik ayakta karşılamıştı bizi… Güler yüzlüydü. Gözleri hala çakmak gibiydi. Kendini emekliye ayırmıştı, işlerini çocuklarına devretmişti… Evinde istirahat ederek geçiriyordu günlerini… Gerçi yalnızdı ve mutlaka o eski etrafını saran yüzlerce insanın bir bakış fırlatmasını beklediği, selam için kafasını hareketlendirdiği andaki mutlu yüz ifadelerini görmek isterdi kuşkusuz… Ama hayatın bir gerçeğiydi… Zirvedeyken dalkavuklarla sarılırdı etrafın, düştüğünde birkaç gerçek dostun varsa yeter ve artardı bile… Bir köşede ölümü beklerdin.
Cenazen kalabalık olurdu sadece…
Hepsi bu…
O UNUTULMAZ YAMA VE SIÇRAMAYAN TOPUN PEŞİNDE SÜREN BİR ÖMÜR…
Evet dimdik ayaktaydı ama beyni yorgundu belli ki… Doktorların teşhisine göre alzaimer olmuştu… Onunla bir saate yakın sohbetimizde beynime çivi gibi çakılan sözleri oldu… Sohbette hangi konu açılırsa açılsın aklından çıkmayan tek şey vardı sanki ve ağzından hep şu cümleler dökülüyordu: “O günlerde yoksulluk vardı. İmkanlarımız şimdiki gibi değildi. Yamalarla sarılmış, iple bağlanmış ve çok az sıçrayan bir topumuz olduğu gibi, kendimizi sokağa atardık. Peşinden saatlerce koşardık. Şimdiki gibi çok sıçrayan kaliteli toplar yoktu ki… Bazen yama topumuz da olmazdı. İyi futbol oynayamayan ama yama topu olan arkadaşları da takıma alırdık. Ne güzel günlerdi onlar….”
Tarihi başarıları konuşurken de, yaylalardan, iş hayatından söz ederken de, dudaklarından, “O günler yoksulluk vardı. Yama top yapardık….” şeklinde başlayan sözleri dökülüyordu hep dudaklarından… Evet, bu sözleri o bir saatlik kısacık sohbette belki de 20 kez tekrar etti… Bizim de aklımıza hep psikologların sorunlu insanlarla ilgili teşhisi koyarken, “Çocukluğuna gidelim” sözleri aklımıza geldi.. Bizim de masal kahramanımızın belleğine kazınan tek nesnenin o sıçramayan, telle sarılmış yama top olduğunu düşünerek 1970’lerden, bugünlere kadar Trabzonspor tarihi bir film şeridi gibi beynimizin içini delip geçti…
Ama belli ki o büyük Efsane, hayatını kazandığı, zirveye çıkmasını sağlayan gerçek futbol topunu değil, çocukluğunun o imkansızlık günlerinin yama topunu seviyor ve hatırlıyordu… Zaten o yama top değil miydi hayatının şeklini değiştiren, onu Türkiye’nin futbol dünyasındaki en önemli isimlerinden biri yapan… Tabii ki yama top deyip geçmemek gerek… O yama top, yama toplar olmasaydı doğmayacaktı belki de Trabzonspor efsanesi…
Kim bilir!...
BİR ZEKA HAZİNESİYDİ O!...
Onu ilk tanıdığımda 13-14 yaşlarında bir çocuktum… O da 30’lu yaşlarda bir delikanlı… Bir yandan kahkahayla gülerken, diğer yandan iğneleyici sözleriyle karşısındaki insanı ‘ti’ye alması, ama bunu çok ince bir zekayla yapıp, muhatabını çok da rencide etmemeye çalışması nasıl da zehir gibi çalışan bir beyne sahip olduğunu göstergesiydi aslında… Trabzonspor’un şampiyonluklara ambargo koyduğu ve klasikleşmiş, Şenol, Turgay, Necati, Kadir, Cemil, Ali Yavuz, Bekir, Hüseyin, Ali Kemal, Necmi, Ahmet 11’inden oluşan 1975-78 kadrosundan 10 ismi tahtaya yazıp, malzemeci Mehmet Yazıcı’ya, “Sana da kaleciyi seçme hakkını veriyorum. Kimi istersen onu oynatacağım” demesi yok muydu? Çaresiz Mehmet Abi’yi, “Hocam Şenol’u oynatalım” demek zorunda bırakmasından sonra, “Bak, sonra takım yaparken benden fikir almıyorlar diye sitem etme” şeklindeki esprisiyle soyunma odasının o kasvetli havasını dağıtması hatırlanmaz mı?
Ya Sarıyer’i çalıştırırken, kendisine hesap sormak isteyen yöneticileri yerle bir etmesine ne demeli… Yenildikleri bir maçtan sonra yöneticiler tarafından hesaba çekilmesi üzerine, “Tamam, bundan sonra takımı siz yapacaksınız. Alın elinize kağıdı kalemi ve bana bir kadro yapın. Gelecek maçta o takımı sahaya süreceğim” sözlerinin ardından yöneticileri 11 kişilik kadroyu yapmak için harıl harıl çalışması yok mu? Aynı yöneticiler 11’i kağıda döktükten sonra, “Yahu Çelebiç’i, Sercan’ı unuttuk” şeklinde sözler sarf etmeleri üzerine, “Bakın, siz kaybedilen bir maçtan sonra bile 11 kişilik kadroyu kuramıyorsunuz. Ben o kadroyu maçtan önce yapmak zorundayım. Herkes bildiği işi yapsın” diyerek, her birini özür dilemek zorunda bırakması ve yüzlerini kızartması unutulabilir mi?
Kimden mi söz ediyoruz?
Tabii ki Türk futbolunun efsane teknik direktörü AHMET SUAT ÖZYAZICI’dan… Anadolu’ya, şampiyonluğu taşıyan ilk teknik direktör olmanın gururunun ait olduğu insandan yani… Şampiyonluklarıyla yeni bir çağ başlatmıştı futbolumuzda ancak o asıl büyük devrimi, İdmanocağı’nda teknik direktör-kaptan olarak görev yaparken, valizlerini toplayıp Trabzonspor’un yolunu tuttuğunda yapmıştı. Belki de o eylemi Trabzonspor tarihinin değişmesine ve yeniden yazılmasına neden olmuştu… Hikaye şuydu: Türkiye’de İl ismi taşıyan takımlarının kurulması ve bunların direk 2’nci Lige alınması kararı verilmişti. Trabzonspor da işte bu aşamada kurulacak. Ancak İdmanocağı ayak diriyor. Kendilerinin önderliğinde, renkleri sarı-kırmızı olacak bir kulüp istiyorlar.
AMATÖR KÜMEDE OYNAMAYI BİR TÜRLÜ İÇİNE SİNDİREMEDİ
Trabzonspor 1966’da İdmanocağı’ndan mahrum olarak İdmangücü, Martıspor, Karadenizgücü’nün birleşmesiyle kurulurken, aslında en önemli ayağı eksik olarak Türkiye’de boy göstermeye başlamıştı. Statü gereği 2. Ligde mücadele eden il takımlarından önce il şampiyonu amatör takımlar da kendi aralarında maçlar oynuyordu. Bu maçlar da profesyonellerin karşılaşmalarının hemen öncesinde aynı statta yapılıyordu. Her gidilen statta, “Yahu, asıl Trabzonspor önce oynuyor, ikinci takım sonra sahaya çıkıyor” yorumları yapılıyordu. Çünkü İdmanocağı gerçekten çok kaliteli oyunculara sahipti. Bu kulüp için antrenör-kaptan-oyuncu büyük bir simgeydi Ahmet Suat Özyazıcı…
Metin Oktay, Galatasaray, Lefter Büyükandonyadis Fenerbahçe, Baba Hakki (Yeten) Beşiktaş için neyse, Özyazıcı da, Sarı-Kırmızı kulüp için aynı anlamı taşıyordu. Özyazıcı ise kafaya koymuştu. İdmanocağı mutlaka Trabzonspor ile birleşmeli ve artık 2. Ligde oynamalıydılar. Amatör takımlara karşı oynamaktan bıkmıştı. Ve bir gün İdmonocağı yönetimine, “Ya Trabzonspor ile birleşirsiniz, ya da ben bu takıma giderim” diye adeta resti çekmişti.
İdmanocağı yönetimi de, taraftarı da, futbolcusu da Ahmet Suat Özyazıcı’nın böyle bir eylemi yapacağına asla inanmıyordu. Ama Özyazıcı, verdiği tarihten bile önce Trabzonspor’la sözleşme imzalamıştı. İdmanocağı kulübünde bu olay büyük şok yaratmış, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. En önemli değerleri kendilerini terk etmişti. Diğer futbolcular da gidebilirdi… Bir yandan da Futbol Federasyonu ve Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’nün (Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü) dayatmaları vardı ve artık çaresizdiler. Ahmet Suat Özyazıcı’nın ayak izlerini takip etmekten başka çareleri kalmamıştı ve sonunda birleşme kararına imza atmak zorunda kalmışlardı.
İDMANOCAĞI’NIN İNADINI KIRIP, TRABZONSPOR DEVRİMİNİN HARCINI KOYAN İSİMDİ
İşte Sarı-Kırmızılı kulüpten o ayrılık ve Bordo-Mavili renklere yelken açma hikayesi belki de büyük efsanenin doğmasındaki en önemli adımdı. İdmanocağı’nın oyuncularının da Trabzonspor’a geçişiyle birlikte artık daha da güçlü bir Trabzonspor vardı saha ve 1. Lige çıkmak sadece yönetimin doğru hamlelerine ihtiyaç duyuluyordu. Bu da gerçekleşti sonra efsane başkan M. Şamil Ekinci ve teknik direktör Ahmet Suat Özyazıcı’nın önderliğinde Anadolu Devrimi’ni yaratan, büyük efsane doğmuştu…
Ahmet Suat Özyazıcı ile Özkan Sümer’in tatlı rekabeti Trabzonspor’un 10 yıllık futbolun yenilmez armadasını doğurmuştu. Ancak devir değişiyor ve paranın gücünün tüm gelenekleri, değerleri yıkmaya yeteceği yeni bir süreç başlıyordu… Futbolun endüstriyel hale gelmesi süreci 1980’li yıllarda başlamıştı ve 1984’de de Trabzonspor şampiyondu…
Bu şampiyonlukların süreceğinden kimsenin şüphesi yoktu. Oysa o şampiyonlukların hepsi bir bilgi, emek, vizyon ve sahiplenme duygusunun ürünüydü. Parayla her sorunun çözüleceğini, her kapının açılacağını düşünenler fena halde yanılmıştı. Trabzonspor, İran’a giden kamyonlardan, sinema biletlerinden pay alarak, sigara, çay üreterek, sokakta taraftardan teberru toplayarak yarattığı büyük değeri çok arayacaktı.
Trabzonspor’un Türkiye 1. Ligi’ndeki son şampiyon teknik direktörü Ahmet Suat Özyazıcı ayrıca Türkiye Kupası ve Cumhurbaşkanlığı kupasını da müzeye götürmesine rağmen, kendisiyle yola devam edilmemesi kararıyla yıkılmıştı. Yerine Özkan Sümer getirilmişti. Yeni umutlar besleniyordu. Oysa bu artık sonun başlangıcıydı. Aslında büyü Özyazıcı’nın göreve devam etmemesiyle bozulmuş, bir gelenek yerle bir edilmişti.
O AYRILIŞ BELKİ DE TRAZONSPOR’UN BÜYÜSÜNÜN BOZULDUĞU ANDI
Çünkü şampiyon teknik adamla yola devam edilmemesi Trabzonspor’da her türlü değerin kolayca çiğnenebileceğine ve doğru dürüst bir tepki de almayacağına ilk kanıttı. En önemli çözülüştü. Sonra Sümer’le de çok kolay yollar ayrılıyordu. Ahmet Suat Özyazıcı’nın yerine gelirken, pek bir karşı duruş sergilemeyen Özkan Sümer bu kez, “Hasta yatağımdan beni idam sehpasına götürenler…” diye başlayan meşhur nutkunu çekiyordu ama artık Atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Sundermann göreve geldiğinde ve Özyazıcı’ya bu isim sorulduğunda, “Sonderman oradaysa ilk derman burada” şeklinde ince bir göndermede bulunuyordu.
Ama ne Sundermann ‘sonderman’ olabilmiş, ne de ilk derman Ahmet Suat Özyazıcı bir daha Trabzonspor ile o eski günlerin görkemli zaferlerine bir daha ulaşabilmişti. Özyazıcı için, “Vizyonu yok, gelişmelere kapalı” şeklinde tepkiler verilirken o, İngiltere’ye giden yakın arkadaşlarından son antrenman tekniklerini içiren kitaplar getirtiyor, Tan-Dem savunmayı Necati-Kadir ikilisiyle ilk o hayata geçiriyor, günümüzde Gökhan Gönül-Caner Erkin ikilisinin hücum zenginliğine kattığı albeniyi Cemil Usta (Dozer) ve Turgay Semercioğlu ile birlikte uzun yıllar hayata geçiriyordu.
ŞAMPİYON OLACAĞINI BİLDİĞİ HALDE İDDİALI KONUŞMAYAN BİR FENOMENDİ
Trabzonspor tarihinin en önemli yapı taşlarından biri olmasına ve müzeyi kupayla doldurmasına rağmen mütevazı bir kişilikti Ahmet Suat Özyazıcı… Kemeraltı-No:6’daki meşhur zücaciye dükkanı en sıradan vatandaşları da, en önemli bürokrat ya da siyasetçiyi ağırlayabiliyordu. Her birine aynı güler yüzlü yaklaşımı sergilemeyi becerebilen nadir insanlardan biriydi… Boş zamanlarında Kemeraltı’ndaki kahvehane’de Hikmet Onur ve Faik Arıkan başta olmak üzere yakın arkadaşlarıyla tavla partileriyle meşhurdu… Tavla oynanan masanın etrafı H. Avni Aker’in bir başka versiyonu gibiydi. Çünkü tribünler tıklım tıklım olurdu.
Trabzonspor en güçlü olduğu zamanlarda bile asla, “Şampiyon olacağız” ifadelerini hiç kullanmadı, “Şampiyonluk için rakiplerin puan kaybetmesi gerekir. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş’ın puan kaybetme garantileri var mı? Biz mücadelemizi yapacağız, bu bizi nereye götürürse oraya talibiz” demekle yetinirdi. Parayı çok sevdiğinin söylenmesine karşın, onca şampiyonluğa uzandığını dile getirmez, hiçbir zaman Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray teknik adamlarının dörtte biri kadar bile bir paraya asla çalışmadı. Hep kulübünü düşündü.
DİSİPLİNİ YOK DİYE BİLİNİRDİ AMA GEREKTİĞİNDE ACIMASIZDI
Disiplininin zayıf olduğu söylenirdi ama onun stratejisi, “Takıma yararlı olan futbolcuyu sonuna kadar kullanmak, eğer zararlı olmaya başlamışsa, sezon sonunda kapının önüne koymak” şeklindeydi. Bu noktada en önemli örnek, Ali Kemal Denizci, Kadir Özcan, Cemil Usta, Bekir Barçın gibi isimlerle 3 büyük kupayı kazanıp, sonra da, “Bu isimler mutlaka satılmalı” raporu vermesi olsa gerek… Oyuncuyu bir sezon boyunca kullanıp, en iyi verimi alıp sonra da kapının önüne koyma ilkesini bir kez çiğnemişti sadece…
O da Osman Denizci’nin bir Galatasaray maçında oyundan alınınca kramponlarını önüne fırlatmasıyla yaşanmıştı. Ve Osman’ı kadro dışı bırakırken, bu ismi sezon sonuna kadar affetmemişti. O kadar zekiydi ki, idmana sırtını döndüğünde dahi futbolcuların ne yaptığını sezerdi, birçok kişi, “Onun arkadan da gözleri vardır” derdi… Çok eleştirirdik onu… O’na sürekli muhalefet eden isimlerin başındaydım… Tabii ki yüzünü ekşittiği de olurdu ama asla küsmez, tepki göstermezdi. En yoğun muhalefet yaptığımız dönemde, takımın idmanı tesislerden Boztepe’ye alınınca yürümek zorundaydım. Takım otobüsü yanımda durduğunda ve otomatik kapısı açıldığında, “Sen bize muhalefet yapıyorsun ama seni buradan Boztepe’ye yürütemem. Gel otobüse, idmanı izler, yine bizi eleştirirsin” demesini unutmam mümkün mü?…
‘SOFU’ GÖRÜNÜMLÜ RADİKAL BİR ÇAĞDAŞTI
Dini görevlerini yerine getiren bir isim olduğu için de, ‘Sofu’ olarak nitelendirilirdi hep… Gericilikle itham edilirdi durmadan. Ancak tartışılmasının bile sakıncalı görüldüğü zamanlarda, Ramazan ayında futbolcuların oruç tutup tutmayacakları konusunda, “İslamiyet’te en büyük ibadet çalışmaktır. Futbolcu da çalışırken ibadet yapıyor. Önce futbolunu oynayacak. Maç ve idman olmadığı zamanlarda da orucunu tutacak” diyebilecek kadar radikaldi. Oysa çağdaş görünümlü yerli ve yabancı teknik adamlar, “Bu konuda kararı futbolculara bırakıyoruz” diyebilecek kadar iki yüzlüydüler.
Ve 1998 yılında son kez Trabzonspor’da aktif teknik adam olarak görev yaptı büyük efsane. Dönemin yönetimi tarafından işine son verilirken, bu ayrılışın bir efsanenin de sahadaki siluetinin son görüntüsü olabileceğini kim nereden bilebilirdi ki… Özyazıcı’ya işine son verildiğine dair tebligat yapıldığında eşyalarını toplayıp tesislerden ayrılırken hüzünlüydü. Çünkü onun yıkımının üzerinde bina kuracak isim profesyonel anlamda teknik direktörlük kariyerine büyük katkı yaptığı Giray Bulak’tı… Futboldu bu… Sefası da, cefası da vardı ama en çok da vefa aranırdı buralarda… Yalnız hiç bulunamazdı, ya da çok az bulunurdu vefa futbolun büyüttüğü insanlarda…
Belki de o gün, Anadolu’ya Trabzonspor aracılığıyla Lig şampiyonluğunu yaşatan ilk isim Ahmet Suat Özyazıcı’nın futbol dünyasından bir yıldız gibi kaydığı andı. Ama o eserleriyle sadece Trabzonspor için değil, Türk futbolunun unutulmazıdır, yapılamayanı başaran bir büyük ekolün son temsilcisi olarak sonsuza kadar yaşayacak. Hem yüreklerde, hem beyinlerde, hem de istatistiklerde…
Dün akşam saatlerinde kaybettik bu Türk futbol devini… Şampiyonluğu Anadolu’ya taşıyan ve bunu sürekli hale getiren ilk efsane isimdi… Trabzonspor tarihinin en önemli bireylerinden biri olmanın ötesinde Türk futbolunda saygıyı fazlasıyla hak etmiş bir kimlikti o… Devrimleri sessizce yapan, futbolumuzun “Gandhi”siydi Özyazıcı…
Bizi dün akşam terk ederken, rekabeti ve işbirliğini en iyi yaptığı ve iki yıl önce aramızdan ayrılan Özkan Sümer hasretine fazla dayanamadı belli ki. Artık onunla buluşacak… Yüreğimizde, beynimizde, anılarımızda saygıyla, sevgiyle, gururla, acıyla anılacak yaşadığımız sürece…
Ve ‘Şampiyon’ olarak anılacak futbol dünyasında!
Aziz hatıran önünde saygıyla eğiliyorum Büyük Usta!
Yorumlar
Kalan Karakter: