Hiç fark ettiniz mi…
Bazı insanlar vardır, ne yaşarlarsa yaşasınlar “iyiyim” derler.
Yorulurlar ama belli etmezler. Kırılırlar ama susarlar. Ağlamak akıllarına gelse bile, hemen toparlanırlar.
Dışarıdan bakınca güçlü görünürler.
Ama çoğu zaman bu güç, bir tercih değil; bir zorunluluktur.
Peki insan neden hep güçlü olmak zorunda hisseder?
Genellikle bu his çok erken yaşlarda öğrenilir.
Çocukken birilerinin yükünü taşımak zorunda kalanlar, duygularına yeterince alan açılmayanlar ya da “sen güçlüsün, sen halledersin” cümlesiyle büyüyenler, zamanla şunu öğrenir:
Zayıf olursam yük olurum.
İşte o anda güçlü olmak, bir savunmaya dönüşür.
Bu kişiler yardım istemeyi değil, dayanmayı öğrenmiştir. Üzülmeyi değil, idare etmeyi…
Başkaları üzülmesin diye kendi duygularını geri plana atmayı alışkanlık hâline getirirler.
Ama işin zor tarafı şudur:
Güçlü olma rolü uzun süre taşındığında, insan kendisiyle temasını kaybetmeye başlar. Ne hissettiğini tam olarak bilemez, çünkü hissetmeye vakti hiç olmamıştır.
Bir psikolog olarak şunu sıkça görüyorum:
Hep güçlü olan insanlar, en çok yalnız hissedenlerdir. Çünkü kimse onların da yorulabileceğini düşünmez. Onlar da kendilerine bu hakkı tanımazlar.
Zamanla şu düşünce yerleşir:
“Ben düşersem kimse beni tutmaz.”
Bu yüzden düşmemeye çalışırlar. Ama bu çaba, insanı sessizce yorar.
Güçlü olmak elbette kötü bir şey değildir.
Sorun, başka bir seçeneğin olmadığını hissetmektir.
İnsan bazen güçlü olmak istemez. Bazen sadece anlaşılmak, desteklenmek, “ben de yoruldum” diyebilmek ister. Ve bu bir zayıflık değil, insani bir ihtiyaçtır. Belki de asıl güç, her zaman ayakta durmak değil; gerektiğinde durabilmek, yardım isteyebilmek ve “bugün iyi değilim” diyebilmektir.
Kendinize şu soruyu sormak iyi bir başlangıç olabilir:
“Ben gerçekten güçlü müyüm, yoksa güçlü olmak zorunda mı hissediyorum?”
Çünkü gerçek güç, insanın kendine de şefkat gösterebildiği yerde başlar.
Yorumlar
Kalan Karakter: