Türkiye ekonomisi, 2026 yılına sadece takvim değişikliğiyle değil, hayatın her alanına sirayet eden yoğun bir zam dalgasıyla girdi.
Yılın ilk ayında enflasyonun %4,84 olarak gerçekleşmesi -kağıt üzerindeki verilerin- sokağın gerçeğiyle bir noktada buluşmak zorunda kaldığının somut bir göstergesidir. Ancak bu rakamın ötesinde, halkın mutfağında ve günlük yaşamında hissettiği enflasyon, resmi verilerin çok daha üzerinde bir seyir izliyor.
Ocak ayı boyunca iğneden ipliğe gelen zamlar henüz sindirilmeden, Şubat ayının ilk günlerinde temel ihtiyaç maddelerine gelen yeni artışlar ekonomik kaygıları derinleştirmiştir. Özellikle mutfak tüpü, kırmızı et gibi ikamesi zor kalemlerdeki artışlar, hane halkı bütçesindeki ‘zorunlu harcamalar’ payını büyütürken, sosyal refahı daraltmaktadır.
Zamlar hız kesmeyen yağmur gibi. Kısa süre içinde yürürlüğe girmesi beklenen zamlar da var; ekmek, Ramazan pidesi ve dolmuş ücretleri…
Artık ülkemizde enflasyon sadece bir ‘sayı’ değil, insanların beslenmesinden çocuğuna verdiği harçlığına kadar kısıtlayıcı bir bariyerdir.
Milyonlarca asgari ücretli ve emekli için tablo oldukça karamsar. Yeni yılın başında yapılan maaş artışları, daha ilk aydan itibaren çarşı ve pazardaki fiyat hareketliliğiyle adeta eriyip gitmiştir.
Asgari ücretli maaş artışı henüz cebine girmeden, barınma, gıda ve enerji masraflarındaki artışla ‘reel olarak’ eski alım gücünün gerisine düşme riskiyle karşı karşıya.
Gelirleri enflasyon karşısında en savunmasız grupta yer alan emekliler için ise temel gıdaya erişim, bir yaşam mücadelesine dönüşmüş durumda.
Ekonomik verilerin ‘makyajlanması’ veya ‘onaylanması’ tartışmalarının ötesinde, toplumun geniş kesimlerinin karşı karşıya kaldığı durum; bir refah kaybı krizidir. Temel ihtiyaçların lüks haline geldiği bir ortamda, fiyat istikrarının sağlanamaması sosyal dokuyu da zedelemektedir.
Şubat ayı itibarıyla beklenen zamların hayata geçmesi, zaten kısıtlı olan alım gücünü daha da baskılayacak ve dar gelirli kesimi ‘hayatta kalma’ odaklı bir ekonomiye hapsedecektir.
Dar gelirli için ekonomi artık bir tasarruf değil, eleme sürecine dönüşmüştür. Beslenme kalitesinden ödün verilmesi, sağlık harcamalarının ertelenmesi ve temel ihtiyaçlar arasında imkânsız seçimler yapılması, bireyi biyolojik bir dar boğaza sürükler.
Ekonomik kriz, bireyin sosyal bağlarını koparır. Dışarıda bir bardak çay içmenin dahi maliyet hesabı gerektirdiği bir ortamda, kişi evine kapanır.
Düğün, bayram veya taziye gibi kültürel ritüellerdeki ‘paylaşım’ zorunluluğu, maddi imkânsızlıklar nedeniyle birer utanç kaynağına dönüşerek kişiyi yalnızlaştırır.
Geçim sıkıntısı, ev içindeki huzursuzluğun ve gerginliğin ana kaynağı haline gelir.
En ağır yük ise zihinseldir. Sürekli artan fiyatlar, bireyde öngörülebilirlik duygusunu yok eder.
Bir sonraki ayın kirasını veya faturasını ödeyip ödeyememe kaygısı, kalıcı bir kaygı bozukluğuna yol açar.
Gece gündüz çalışmasına rağmen temel ihtiyaçlarını karşılayamayan bireyde; umudun yerini ‘yarını kurtarma’ telaşına bıraktığı bir psikolojik tükenmişlik başlar.
Kısacası bu ekonomik sıkışmışlık, dar gelirli için sadece bir hesap kitap meselesi değil; hayatın her alanına sirayet eden bir topyekûn kuşatılmışlık halidir.
Herkesin, insanlık onuruna yaraşır bir biçimde yaşaması dileğiyle…
Yorumlar
Kalan Karakter: