Ramazan, paylaşmanın, dayanışmanın, şükrün ve sabrın ayıdır. Ama bu yıl milyonlar için sabır, yalnızca oruçla değil; mutfak masasında, pazar tezgâhında ve faturaların gölgesinde de sınanacak.
‘Hayırlı Ramazanlar…’ diye başlıyoruz her yıl. Ama bu Ramazan, ‘hayırlı ramazanlar’ temennisinin sesi, boğazımızda biraz düğümleniyor. Neden mi?
Türkiye’de uzun süredir hissedilen hayat pahalılığı, Ramazan öncesi gelen zamlarla daha görünür hale geldi. Gıda fiyatları zaten yüksekken, temel ihtiyaç kalemlerine yapılan artışlar iftar ve sahur sofralarını daraltıyor.
Bir zamanlar ‘mütevazı’ sayılan bir iftar menüsü bile artık ciddi bir bütçe hesabı gerektiriyor. Hurma, zeytin, peynir, et, bakliyat… Her biri sofraya gelmeden önce cüzdanda bir eksilme, zihinde bir hesap demek.
Özellikle dar gelirli çalışanlar ve emekliler için tablo daha da ağır. Maaş artışları, enflasyonun gerisinde kalınca ücret daha cebe girmeden eriyor. Emekli bayram ikramiyesi ise sembolik bir katkı olmaktan öteye geçemiyor. Oysa bayram ikramiyesi, adından da anlaşılacağı gibi bayram sevincini büyütmeli; toruna harçlık, eve küçük bir alışveriş, belki bir gönül rahatlığı olmalıydı. Bugün ise çoğu emekli için elektrik faturasına, mutfak masrafına, eczane giderine yama oluyor.
Ramazan’ın ruhu paylaşmak üzerine kurulu. Ancak paylaşabilmek için önce elde paylaşacak bir şey olması gerekir. Hayırseverlerin, vakıfların, belediyelerin erzak kolileri elbette önemli; fakat sosyal dayanışmanın kurumsal ve kalıcı bir zemine oturması şart.
Yoksulluğun hayırla değil, adil gelir dağılımıyla; geçici destekle değil, kalıcı refah politikalarıyla çözülmesi gerekir.
Asgari ücretli bir ailenin Ramazan bütçesi artık matematik problemi gibi. Kira, faturalar, ulaşım derken geriye kalanla 30 gün boyunca dengeli ve sağlıklı beslenmek neredeyse imkânsız. Çocuklu ailelerde durum daha da zor. Bir yanda Ramazan’ın maneviyatını yaşatma isteği, diğer yanda mutfağın gerçeği…
Bu tablo, sadece ekonomik değil; aynı zamanda psikolojik bir yük de oluşturuyor. İnsan, en çok da çocuklarının isteklerine ‘şimdi değil’ demekten yoruluyor. Ramazan’da sofrayı zenginleştirememenin mahcubiyeti, bayramda yeni bir kıyafet alamamanın burukluğu, toplumun geniş kesimlerinde ortak bir duyguya dönüşüyor.
Oysa Ramazan, umut ayıdır. Bu umut; sadece bireysel sabırla değil, kamusal sorumlulukla da beslenmelidir. Enflasyonla mücadelede kararlılık, ücret politikalarında adalet, emeklilerin insanca yaşayabileceği bir gelir seviyesi… Bunlar yalnızca ekonomik başlıklar değil; toplumsal huzurun da anahtarıdır.
Bu Ramazan’da belki sofralar daha sade olacak. Ama mesele, sofranın sadeliğinden çok, o sadeliğin zorunluluktan doğmasıdır. Vatandaş, fedakârlığa yabancı değil; yeter ki fedakârlığın yükü adil paylaşılsın.
Ramazan’ın bereketi yalnızca dualarda değil; adalette, hakkaniyette ve insanca yaşam koşullarında tecelli eder.
Dileğimiz, gelecek Ramazanlara daha geniş sofralarla, daha hafif yüreklerle ve daha güçlü bir ekonomik zeminde girebilmektir...
Yorumlar
Kalan Karakter: