Son zamanlarda sıkça duyduğum bir cümle var:
“Fotoğrafın öznesiyle fazla ilgilenmiyorum, bir kere çektikten sonra gerisiyle uğraşmam.”
Bu söz genellikle de bir savunmayla tamamlanıyor: “Avcılar aşçı değildir ki.”
Bu yaklaşım, ilk bakışta rahat ve iddiasız görünebilir. Oysa fotoğrafçılığı sadece deklanşöre basma eylemine indirgemek, işin en temel tarafını bile ıskalamaktır. Çünkü fotoğraf, çekildiği anda bitmez. Aksine, tam da o anda başlar.
Avcı benzetmesi çok kullanılır ama eksiktir. Avcı da neyi vurduğunu bilir, neden orada olduğunu bilir. Rastgele ateş eden biri avcı değil, tehlikedir. Fotoğrafçı da böyledir. Kadraja aldığı şeyin bir anlamı, bir karşılığı, bir etkisi vardır. Bunu görmezden gelmek, “ben sadece çektim” demekle ortadan kalkmaz.
Fotoğraf masum değildir. Özellikle insanı, acıyı, yoksulluğu, mahremiyeti ya da bir toplumsal olayı çekiyorsanız; o kare artık sadece size ait değildir. O fotoğraf, başkalarının zihninde bir yargıya, bir algıya, bazen de bir önyargıya dönüşür. İşte tam da bu noktada sorumluluk başlar.
“Gerisiyle ilgilenmem” demek kolaydır. Zor olan, çektiğin görüntünün ne anlattığını, kimi incitebileceğini, kimi güçlendirdiğini ya da neyi normalleştirdiğini düşünmektir. Fotoğrafçılık sadece gözle değil, akılla ve vicdanla yapılır.
Bugün herkesin cebinde bir kamera var. Ama herkes fotoğrafçı değil. Aradaki fark; ekipmanda, teknikte ya da filtelerde değil. Aradaki fark, çekilen kareye karşı duyulan sorumluluktadır.
Deklanşöre basmak marifet değildir.
Asıl mesele, bastıktan sonra arkasında durabilmektir.
Yorumlar
Kalan Karakter: