Eskiden dostlukların bir değeri vardı. El sıkışmak, bir söz vermek, birlikte aynı sofrada yemek yemek bir şey ifade ederdi. Şimdi her şey alınıp satılabilir hale geldi; itibar, dostluk, güven… Hatta bazen insanın kendi vicdanı bile pazarda tezgâha konmuş gibi.
Evet, hayat hep bir ticaretti. Ama bu kadar hoyrat, bu kadar ilkesiz değildi. Bugün geldiğimiz noktada insan, önce karşısındakini değil, aynadaki yüzünü sorgulamalı. Çünkü artık mesele kimin daha iyi yaptığı değil; kim kimi daha iyi sattığı...
Bir zamanlar birlikte yol yürüdüğümüz insanlar, menfaatleri bittiği an arkasını döner oldu. Dost gibi görünüp, arkamızdan hesap yapanları gördük. Kendi küçük çıkarları uğruna değerlerini, ilkelerini ve arkadaşlarını satmayı marifet sayanları izledik. Ve belki de en acısı, biz de bazen sessiz kalarak bu oyunun bir parçası olduk.
Öz eleştiri zor iştir. İnsan, kendine dürüst olmalı ki başkalarını da anlayabilsin. Ben de bugün kendime dönüyor, “Salim, sen ne kadar dürüstsün bu düzende?” diye soruyorum. Belki susmamam gereken yerde sustum, belki güvenmemem gerekenlere güvendim. Ama öğrendim: Bu düzende en büyük sermaye, hala vicdanını kaybetmemiş olmaktır.
Ticaretin içinde olmak ayrı şeydir, insanlığını ticarete kurban etmek ayrı. Artık ilişkiler bir nevi borsa gibi… Kim kiminle daha kârlıysa oraya yöneliyor. Kim daha çok kazandırırsa, onun sözü geçiyor. Ama unutmamak gerek: İnsanlık kaybedildiğinde, elde kalan her şey anlamsızdır.
Bu düzeni değiştirmek kolay mı? Hayır. Ama en azından bu düzenin parçası olmamayı seçebiliriz. Sırf kalabalığın arasında kaybolmamak için, kalabalığa benzemek zorunda değiliz. Belki çok kişi olmaz yanımızda, ama vicdanımız olur.
Çünkü hâlâ inananlar var… Parayla ölçülmeyen değerlere, satılık olmayan dostluklara ve en önemlisi; her şeyin alınıp satılmadığı bir dünyanın mümkün olduğuna...
Yorumlar
Kalan Karakter: