Gerçekle bağımızı zayıflatan, kaygılarımızı derinleştiren, içinde çılgınca devindiğimiz nevrotik gündem girdabından sıkıldım. Politik kısırlıklardan, döngüsel zevzekliklerden, koltuk hırsının vardığı son noktadan gerçekten çok sıkıldım.
Yerelde ya da genelde seçimler sonucu sanki küçük diktatörler seçiyormuşuz gibi!.. itiraz kabul etmez- söz hakkı tanımaz yöneticiler eliyle, karar süreçlerinin ötelenip, üstüne üstlük birde promosyon niyetine parmak sallamalarından bıktım usandım… Oysa denetlenebilir olmak, demokratik bir iklimin olmazsa olmazıdır. Belli süreler içinde hizmete talip olanlar, toplum tarafından seçilen temsilciler marifetiyle şeffaf bir biçimde denetlenebilir olmakla ödevlidirler. Dolayısıyla “ben ne dersem o” mantığıyla sorgulanamazlığı dayatmak kamusal hizmet sunan kurumlarda kabul edilebilir değildir.
Yalanın sıradanlaşması bir yana, söylenen her yalana gönüllülük temelinde inanma taşkınlığı ürkütüyor insanı!.. Kuşkusuz pembe düşler güzeldir de, her düş gerçekliğe az ya da çok dokunur. Böylece, ideallerle düşler birbirini besleyebilir. Oysa şimdi, düş bile kuramıyoruz. Düş gibi görünen içi boş projeler, hiçlikle maluller. Öyle ki hiçbiri gerçek bir umuda, bir gelecek düşüne evrilemiyor. Düşlerini yitiren insan içinse gelecek bütünüyle anlamını kaybediyor. Geçmişin zifiri karanlığı geleceği işgal ediyor. Üstelik geriye umudun kırıntısını bırakmadan.
Geçmişi gelecekle yeniden inşa etme arzusu, gerçekdışının zihnimizi esir alan karanlığına el verip geçmişin gerçekliğini de yerle bir ediyor. Geçmiş artık yaşanmış olanı değil, bir olasılık üzerinden yeniden kurgulananı temsil etmeye başlıyor. Bugünün arzuları, geçmişe giydirilen bir kostüm gibi… Bütçesi halkın vergileriyle oluşan TRT’nin bir dizisinde; günümüz politikacıları gibi konuşan, onların nevrotik hedeflerini dillendiren figürlerle karşılaşmak sıradan bir duruma dönüşüyor, onların yapıp-ettiklerini, tıpkı Epstein sapkınlıklarını izliyormuşçasına şaşırmıyoruz! Tuhaf bir durum, gerçekten tuhaf… Uzun uzadıya düşünmek lazım, ne oldu, nasıl oldu da bu duruma düştük?
Sanal mecradan akan her tür saçmalığı üzerinde fazlaca düşünmeden, aslını astarını merak etmeden yaşamın doğal akışı olarak kabul eder olduk. Olanın farkında görünüp eleştirenlerimiz bile böylesi bir durumdan nasibini fazlasıyla alıyor. Bu garabete yalnızca maruz kalmıyor, tersine onun büyümesine, süreklilik kazanmasına katkıda bulunuyor. Kandırılabilir olmanın bu denli kolay hale gelmesi, kaynağın birazcık bile olsa sorgulanmaması, herkesi kaçınılamaz bir cahilleşmeye sürüklüyor. Yetmiyor, bu durumu kabullenenlerin sayısı da gün geçtikçe daha bir artıyor. Nedense cahilliğe övgünün şahikasını yazıyoruz hep birlikte.
“Bugünün farkındalığıyla geleceğe yönelik yaşamak…” Hayatımın boyunca aldığım kararları, attığım adımları, yaptığım seçimleri hep bu ilke belirledi. Geçmişi sevdim evet, ama onu yüceltmedim. Gelecek, kendi belirsizliğinde benim için hep gözümü kamaştıran bir ışık oldu. Belirsizliği sevdim. Belirsizlikten umut türetmek, geçmişi özlemekten daha anlamlı oldu. Belirlilik beklentilerinden, egoları ve beklentileri yüksek insanlara hep mesafeli oldum. Su gibi olmak istedim. Katı bir kaya gibi değil. Kaya suya direnemez ki… Katılık aşınmak demektir. Sonuçta kırılırsınız!..
Oysa su öyle mi? İşte bende gerektiğinde önüne çıkan bentleri yıkan, yavaş yavaş, hatta damla damla, o sert kayaları aşındırabilen, kendi yolunu her zorluğun üstesinden gelerek bulma potansiyeline sahip su gibi olmaya özendim. Suyu hep sevdim. İçinde veya dışında gücüne, gürül gürül akışına hayran kalarak onu izlemek ne büyük bahtiyarlık…
Su hep akar aktıkça temizlendiğini bilir, derelerin eninde sonunda denizlere okyanuslara kavuştuğunu bilir. Su şeffaftır, su paylaşımcıdır, su hayatı başlatandır. Onun olduğu yerde yaşam vardır İşte bu yüzden su gibi olmalısındır. Hayatın önünüze koyduğu her bir engelde bu felsefeyi hatırlayın dostlarım.
Keşke herkes su gibi apaydınlık olabilse…
Sevgiyle, dostlukla.
Yorumlar
Kalan Karakter: