İnsanlık tarihi, sadece teknolojik ilerlemelerin ya da ekonomik dönüşümlerin hikayesinden ibaret değildir; aynı zamanda toplumsal örgütlenme biçimlerinin, sınıfsal katmanların, yani bir noktada yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişkilerin/çelişkilerin de tarihidir.
Biraz ütopik gelecek olsa da; Mesela kendimizi, demokratik bir iklimde yaşıyor varsaymanın coşkusuyla güncelleyip süreci sorgulayabilsek. Ah bunu bir başarabilsek… İnanın sonuç bugünkünden çok farklı mecralara evrilebilir ve o çok özlenen “güzel günlere” ulaşabilirdik.
Aslında olmayacak şey değil. Daha nicelerini başarmış asırlık devlet deneyimiyle Türkiye, önüne yeniden bir büyük toplum proje koyup. Ardından iktidar sahiplerine olanca kararlığıyla; “Bak arkadaş; ya bu ülkeyi adam gibi yönetirsiniz, ya da bedelini ağır ödersiniz” diye cesaretle hesap sorabilme yetisine ulaşabilse, inanıyorum ki yurttaşlarına insan onuruna yaraşır özgür bir yaşam sunan; demokratik, laik, hukuk devletine yeniden ulaşmayı başarabilirdik.
Ama nerdeee… Sanki demokrasi aynı zamanda hesap soran bir rejimin de adı değilmişcesine! “Devr-i Sabık” yaratmamak adına, iktidar ve muhalefetin aynı potada eritilip, kırmızı çizgilerin dahi pembeleştiği! talan ve yalan koalisyonunun kol gezdiği bu garip zaman diliminde. Değil, Fırat’ın kenarında kaybolan bir koyunun hesabını sormak! Uygulamada, kendilerine emanet edilen kamu mallarının dahi hesabını vermekten yüksünenler, yıllardır gözümüzün elifine baka baka, temizlik şirketi misali komisyonlar kurup birbirini AK’layıp, paklamaktan kendilerini alamıyorlar!..
Dahası aklanıp paklananların! etrafa saçtıkları kirin ve pisliğin değil de, bir Fransız atasözünde vurgulanan “Hırsıza hırsız olduğunu unutturursan, sana ahlak dersi verir” uyarısına nazire yaparcasına… Sorgulayanların insafsızca cezalandırıldığı bir ortamın, failler tarafından normal ve doğalmış gibi dayatılıyor olması utanç verici.
Normal ve doğal mış?
Sanki normalin hesabını, doğalın kitabını tutan kalmış gibi memlekette?
Yöneten-yönetilen ilişkisi, eski çağlardan günümüze aktarılıp çokça tartışılan, ama ne yazık ki bir türlü çözümlenemeyen bir büyük sorun. Çünkü başlangıcında büyük umutlar vaat eden en demokratik yönelimlerin dahi, zaman içinde nasılda en acımasız baskı gruplarına dönüşmesine hep birlikte tanıklık ettik. Kaldı ki, doğasında kayıtsız-koşulsuz itaat barındıran ve pervasızlıktan gayrısına yaşam hakkı tanımayan oligarşik yapının, zaman içinde ötekileştirmenin bir aracına dönüşüp şiddetin öznesi olması asla sürpriz olarak değerlendirilemez. Sonuçta ajitasyon dilinin kurbanları olarak, Cumhuriyet tarihinin en büyük bilgi kirliliğine tanıklık etmekteyiz.
Hele de iktidar erkini bir biçimiyle eline geçirip, yöneten konumuna gelmiş bu kontrolsüz güç, bir de denetim dışı kalmışsa eğer! Öncelikle varlığını sürdürme adına, özellikle insan yaşamı dahil düşüncesinin her türüne pervasızca müdahale edip baskılamayı, kendinde doğal bir hak olarak görmeye başlıyor. Toplumsal formasyon her ne kadar çoğulcu bir yapı izlenimi verse de; Aslında pekişen oligarşik egemen yapı, son çözümlemede tek bir mantık yansıtıyor “kayıtsız koşulsuz itaat!..” Sonuçta iktidarın gerçeği, toplumun gerçeğiymiş gibi dayatılıyor. Ve eğer ki biz, ajitasyon dilinin mağdurları olarak tüm bu dayatmaları kaderimiz belleyip, cumhuriyet tarihinin bu en büyük kirliliğine kayıtsız kalıp susmakta diretiyorsak, halen cumhuriyetin yurttaşı olmanın erincine ulaşamadık demektir!
Oysa bugün modern dünyada, siyasal rejimler, anayasalar ya da piyasa mekanizmaları aracılığıyla yönetilen ve yöneten arasındaki ilişki devamlı yeniden üretilir. Ancak tarih ve mitler bize gösteriyor ki, iktidarın en kalıcı biçimi zorbalıkla değil, rıza ile mümkündür. İnsan kendine anlatılan hikayeleri kabullenip içselleştirdiği ölçüde düzeni de sorgulamaktan vazgeçer. Şayet eşitsizliği kader, iktidarı ise doğal bir yasa olarak görmeye devam edersek, yönetenler ile yönetilenler arasındaki sınır hiçbir zaman silinmeyecektir.
Kuşkusuz din ve mitolojik öykülerin yanı sıra, etnik kimlik arayışları ve devlet tapınması da rızayı üreten, iktidarı meşrulaştıran güçlü araçlar olarak işlev görür. İnsan, kendisine anlatılan bu hikayeleri içselleştirdiği ölçüde düzeni sorgulamaktan vazgeçer.
Ve belki de bir gün, büyük insanlık kendi hikayesini yeniden yazacak cesareti bulduğunda, hurafelerin, mitolojik öykülerin ve devlet kültünün zincirlerini kırarak daha adil ve özgür bir toplum düzeni kurabilir. Çünkü her düzen, eninde sonunda bir anlatıya dayanır; mesele, bu anlatının kimin işine yaradığı ve kimin sesini susturduğudur.
Çıkar düzenlerini sürdürmek için savaşı ve ölümü kutsayanlara inat, barışı ve yaşamı esas kılmayı gerçekleştirinceye dek sürer bu kavga!
Sevgiyle, dostlukla.