Demokratik kavrayış ve işleyişin vazgeçilmez bir bileşeni olan iletişim etiği, açıklık, şeffaflık, farklılıklara saygı, hoşgörü, sorumluluk, akılcılık, dürüstlük ve nezaket gerektirir.
Burada özellikle nezaket, kendine hakim olma, saygı ve sorumluluk prensipleriyle ifade edilir. Bu bağlamda iletişim etiği çatışmalarının çözümünde, konunun uzmanları tarafından; şiddet içermeyen stratejiler öngörülür ve sorunların ancak şiddet içermeyen, birleştirici yaklaşımlar marifetiyle çözümlenmesi teşvik edilir.
Bu önermeler ışığında; konuya ilişkin kurumları, pratiklerini ve yaşam biçimlerini inşa etmek ise siyasi imgelem ve kolektif düşünmeyle olanaklıdır. Benhabib (*); Bireyler ve uluslararasındaki karşılıklı bağımlılığın giderek arttığı bir dünyada ütopyacı ve realist ayrımının ötesine geçerek şiddet içermeyen bir iletişim etiği tahayyül etmenin önemini vurgularken, bu sayede bugün hala 1968 Mayıs’ındaki gibi L’imagination au pouvoir! “Yeni bir dünya mümkün” diyebileceğimizi söyler.
Demokrasinin bir siyasi sistemden ibaret olmadığını, dinamik bir süreç olduğunu kabul ettiğimizde, değişen koşullara, örneğin yaygınlaşan bilgi akışlarına, kitle iletişim araçlarının çeşitliliğine, katılımcılık yönünde gelişen olanaklara daha fazla tepki vermesini, yeni gelişmeleri karşılayabilmesini bekleriz. Ancak ülkedeki demokratik süreç koşullara uyumlanmak yerine direndiği zaman, demokrasi kültürünün siyaset dışı alana, gündelik hayata, haneye ve bireyin tercihlerine yansıması mümkün olmaz.
Ülkedeki demokrasi kültürü zayıfladıkça, insanların kendilerini ifade edebileceği kamusal alan daraldıkça tartışma etiğini de kaybediliyor, sağlıklı ve etkin iletişimden uzaklaşıyoruz.
Sonuçta ülkemiz Demokrasi Endeksi Raporuna göre; 167 ülke arasında 103. Sıralara kadar gerilemiş oluyor. Rapor, özellikle 2022 yılında çıkarılan dezenformasyon yasasının ve yanlış bilginin yayılmasına yönelik hapis cezasının, seçim yasasındaki değişiklikler ve ilgili kurumlara yapılan atamaların son dönemde demokratik gerilemeyi olumsuz etkilediğini vurguluyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü (RSF)nin, 2025 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksine göre ise; 180 ülke arasında 159.sıraya gerileyen Türkiye, basın özgürlüğünde dünyanın en kötü 22. Ülkesi!...
Biz ne ara bu duruma düştük diye sorgulayanlara sanırım aşağıdaki veriler zihin acıcı olacaktır; 2002 yılında 99.sırada yer bulan ülkemiz 2016’da 151, 2017’de 155, 2018 ve 2019’da 157’inciliğe kadar gerilemiş, 2020’de 154, 2021’de 153, 2022’de 149, 2023’te 165, 2024’te ise 158.sırada gösterilmişti. Konuya açıklık getiren (RSF) Türkiye temsilciliği, durumun vahim olduğunu, ekonomik ve siyasi baskıların gazeteciliği tek sesliliğe ittiğini söyleyerek, uluslararası topluluğu göreve davet etti.
Bu noktaya geldik çünkü çok uzun zamandır demokrasiden uzağız, çok bekledik, çok uzun sustuk. “Silivri soğuktur” hatırlatmasıyla sustuk, gazetecilerin, akademisyenlerin, aktivistlerin başına gelenleri gördükçe sustuk. Ağzımızı açtığımızda nasıl yaftalanacağımızdan korkarak, sağa baktın Fetöcü, sola baktın bölücü, yukarı baksan vatan haini, aşağı baksan dış mihrak diye diye sindirilip, Ilık sudaki kurbağa misali bu durumu yavaş yavaş içselleştirdik.
Otosansür, öylesine genlerimize işledi ki, artık başıma bir şey gelir mi diye düşünmeden ağzımızı açamaz olduk. Şimdi gündelik olaylar hakkında dahi karşılıklı fikir alışverişini sürdürmekte zorlanıyoruz.
Oysa bir arada yaşama kültürünün ve toplumsal uzlaşmanın önkoşullarından biri sağlıklı iletişimin, müzakere pratiklerinin işlemesi için biraz cesaret yeterli olabilirdi. Küreselleşme çağında aşırı bireyciliğin getirdiği yalnızlık, daha fazla görünürlük, sesini duyurma, tanınma ihtiyacı doğurdukça iletişime ilgi artıyor, ama kelimenin tam anlamıyla bir karşılıklılık içermesi gereken iletişim sosyal düzeyde karşılık bulmuyor. Salt emojili paylaşımlara indirgenmiş bir sosyalleşme anlık bir tatminin ötesinde, başkaca bir sosyal deneyim içermiyor.
Zihnimizi yeniden özgür kılmak ve hayal gücünü iktidara taşımak için kat etmemiz gereken yol eskisinden daha uzun ve engellerle dolu olsa da, yine de “yeni bir dünya mümkün!” dostlarım
Sevgiyle, dostlukla…
(*) –Prof.Şeyla Ben habib: İstanbul doğumlu-Yale Üniversitesinde siyaset bilimi ve felsefe Profesörü. 2002-2008 yıllarında aynı üniversitenin Etik, Siyaset ve Ekonomi Programı direktörlüğünü yürüttü.