Hani, “bu kadarı da olmaz” dercesine! Türkiye tarihinin en önemli kırılma noktalarını tümden yaşıyor. Artık siz olup biteni “kırılma” mı? Yoksa “daralma” mı? ne diye değerlendirirsiniz bilemem. Benim bildiğim pervasızlığın bu coğrafyada tebdili kıyafet kol gezdiğidir.
Sanki kutsalına dokunulmuşçasına, yandaş bir gazete yöneticisinin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısına yaptığı ziyareti konu alan (açık kaynak) bir habere gerekçelenerek; Muhalif gazete yöneticilerinin, (bilindik bir senaryoyla) çağrılsalar gidebilecekleri bir “ifade” için, sabahın alaca karanlığında alelacele evlerinden gözaltına alınmaları özgür basına gözdağı vermek değil de nedir?
Biliyoruz ki bu yaşananlar; En ufak bir sese dahi tahammül edemeyen, toplumsal muhalefeti ayrımsız sindirmek isteyen, ülkeye korku iklimini hakim kılmaya çalışan saray rejiminin, yargı aracılığıyla basın ve toplum üzerinde de kurmak istediği hakimiyetin son yansımasıdır.
Ziyareti ilk kez yandaş bir gazetenin haberleştirmesine karşın “birgün.net” yöneticilerinin özelinde başlatılan bu operasyon da Saray tarafından bütün muhalif güçlere verilmek istenen bir mesajdır.
Yine biliyoruz ki, ülkeyi yönetemeyen ve toplumsal desteğini gün geçtikçe daha bir kaybeden tek adam rejiminin tek amacı, çürüyen bu düzenin ayakta kalmasını sağlamaktır. Muhalif belediyelere atanan kayyumlardan siyasetçilere açılan soruşturmalara, grev yasaklarından hedef alınan Gezi Direnişine, medya üzerinde kurulmak istenen ablukaya kadar her şey bu amaca hizmet ediyor. Tıpkı Ergenekon ve Balyoz döneminde olduğu gibi yeni bir “dokunan yanar” döneminin içindeyiz.
Siyasetçiden, gazeteciye tüm muhalif kesime açılan soruşturmalarda imzası olan bir başsavcının isminin dahi telaffuz edilmesi yasaklanmak istenmektedir. Dokunanın yandığı, ses çıkaranın sesinin kısıldığı bu iklimde hukuk tamamen tasfiye edilmiş, muhaliflere yönelik soruşmalarda adı eksilmeyen Savcı beye ise dokunulmazlık zırhı bahşedilmiştir!
Yani, Yasama- Yürütme- Yargının hallinin ardından, demokrasilerde 4. Kuvvet olarak kabul gören” Basın” dahil, yeni rejimin inşasında engel teşkil eden her şey, herkes, her kurum artık hedeftedir.
Sayısal olarak çok zayıf kalan ama etkisi hala iktidarı rahatsız etmeye yeten gazeteler, televizyonlar, sendikalar, STKlar, AYM bile… Engel olabilecek, hızını kesecek her şey, herkes!
Türkiye’de yaşandığı biçimiyle vahşi kapitalizm ve siyasal İslam’ı harmanlayan rejimde tüm temel özgürlüklerin, yirmi iki yılın sonunda kalan kısmi toplumsal örgütlüklerin daha da baskılandığı ve emeğin her türlü baskıya rağmen sesinin daha bir kısılacağı yeni bir dönem hayal ediliyor.
Suya sabuna dokunmadan iki yılda bir, Cumhuriyet ve demokrasi temalı açıklamalarıyla tanıdığımız Türkiye İş Adamları Derneği “TÜSİAD” ın, geçtiğimiz günlerde gerçekleşen genel kurulunda yaptığı konuşma nedeniyle Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mehmet Ömer Arif Aras hakkında; “Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs ve gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yayma” gerekçesiyle resen soruşturma başlatılması, sanırım en küçük eleştiriye dahi tahammül edilmeyen, korkunun egemen olduğu bir yıldırma iklimin en yalın ifadesi olacaktır!
Geldiğimiz noktada görülen şu ki; Başkanlık sistemiyle getirilen otoriterlik, şimdi “yeni anayasa ihtiyacı” yaratılarak ve bunu bizzat yaratan iktidarın “hakemliğinde” çözümlenmesi bekleniyor.
Sevgiyle, dostlukla.