Toplumcu gerçekliğin öncülerinden olan Sebahattin Ali, her sorunlu olay karşısında kendi dışında suçlu arayışını sürdüren insanları “İçimizdeki Şeytan” adlı romanında; Yaptığı hatalar ve yaşadığı olumsuzluklar karşısında sorumluluk almayarak suçun içindeki şeytana mal edilişini kıyasıya eleştirir.
Kuşkusuz ki bu “şeytan” metoforu,1930’ların dünyasından bakınca masum bir eleştiri olarak değerlendirilebilir. Zira o güne değin (belki de halen) dinlediğimiz masallar, okuduğumuz kitaplar, dini anlatılar… Sıklıkla iyiliğin ve kötülüğün her insanda var olduğunu ve sağ omuzumuzda iyilik, sol omuzumuzda ise kötülük meleğinin konuşlanıp daima bizimle olduğunu hatırlatır. Sanırım bu melekler tarafından yapıp ettiklerimizin kaydının tutulduğu anlatısıyla büyümeyen çocuk yok gibidir?
Tuhaf olan, bu bilgi ve aktarımlarla donatılmış olmamıza karşın yine de faydacı yaklaşımla kendimizi “iyiler” ‘in safında görme yanılgısına kapılmaktan bir türlü kurtaramıyor oluşumuz!
Günümüze gelince, aradan geçen bir asırlık zamana karşın, insanların hatalarını ve yetmezliklerini artık içindeki şeytana bile mal etmekten çok uzaklaştığını, sureti haktan görünüp, “kendi dışında şeytanlar” yaratma eğiliminde olduğunu ibretle gözlemliyoruz! Bu kavrayışa göre; Kötülük daima dışımızdadır ve bizler “dışımızdaki bu şeytanlar” yüzünden zaman zaman hatalara sürüklenip, çeşitli günahlara bulaşıyoruz.
Kim ne derse desin yanlışlarımızın hep “geçerli” bir nedeni vardır… Yoksa ya birileri aklımızı çelmiştir, ya da koşullar bunu zorunlu kılmıştır… Kaldı ki biz hep çok iyiyiz ama bizim dışımızdaki herkes ayrımsız kötü!
Oysa “Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir.” özdeyişi, masumiyete dair bir karmaşayı özetleyen. Önyargının ve empati yoksunluğunun kötülüğü hakkında söylenebilecek en güzel söz. İyiliğin de kötülüğün de insana has olduğunu, insanın içinde iyiliğin de kötülüğün de aynı oranda var olduğunu anlamak için insanın iç sesine kulak vermesinin yeterli olmasına karşın. Başkalarının yapıp ettiklerini, içine düştükleri açmazlarını yargılama kolaycılığını tercih edip, dahası eleştirirken zalimane davranıyoruz. Onları alamadıkları kararlarla ilgili korkaklıkla, hatta ihanetle suçlarken bir gün aynı duruma düşmeyeceğimizden o kadar eminiz ki!... İçinde cebelleştiğimiz, sürekli manipüle edilen bilinmezlerle dolu süreçten ve önümüzde duran kritik eşikten bihaber, karşı yöne acımasızca pala sallayıp duruyoruz!
Bu bağlamda, dayatılan gizemli “yeniden” çözüm sürecinin; Ortadoğu’da ki gelişmeler karşısında İç cepheyi tahkim mantığından öte, İktidarın bir türlü gündem haline getirilemediği “yeni anayasa” tartışmalarının hızlanmasıyla ilişkilendirilmesi daha doğru olacaktır. DEM Parti üzerinden şekillendirilecek ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin önünü açacak bir anayasa tartışması; Tüm siyasi aktörlerin kaçınılmaz biçimde üzerine söz söylemek ve pozisyon tutmak zorunda kalacakları bir başka gündemi beraberinde getirecektir. HÜDAPAR ve Kurtulmuş’un ikircikli girişimleri bu kez DEM Partinin de katkılarıyla, Lozan’ı ve 1924 Anayasasını hedefleyen, yerel yönetimlerin özerkliğinden, yeni bir yurttaşlık tarifine ve devlet yapılanmasına uzanan… hatta “devletin dilinden, devletin dinine ulaşan” netameli bir sürecin fitilini ateşlenmiş olacaktır!
Kuşkusuz ki Barış (savaştan nemalananlar hariç) hiç kimsenin itiraz edemeyeceği büyülü bir kelime. Ancak Anayasa Mahkemesi Kararları dahil evrensel hukuk normlarının yok hükmünde sayılıp “düşman hukukunun” defalarca deneyimlendiği bir coğrafyada, İktidarın DEM Partiye yönelik “barış temalı” bu stratejisi ne denli başarılı olur? Bir bütün olarak Kürt siyasi hareketi bu hamleye nasıl bir yanıt verir, iktidar bloğu içinde ne tür çatlak yaratır, ya da yaratır mı?.. Şu an için bilinmez, ancak iktidarın bu tartışmalarla muhalefeti ezberinin hiç de kuvvetli olmadığı bir alana çekmeye çalıştığını şimdiden öngörebiliriz.
Bu gündem aynı zamanda muhalif partiler arasında fay hatlarının çok ciddi biçimde hareketlenmesine ve bu partilerin önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminde birlikte hareket etmesini engelleyecek şekilde ayrışmalara yol açabilecek bir potansiyeli de içinde barındırıyor. Burada tabanda ittifak yaklaşımıyla geçiştirilemeyecek bir risk olduğunu görmek ve toplumsal muhalefeti tahkim etmek bir görev olarak siyaset kurumunun önünde durmaktadır.
Kısaca her bir şey… Hiç Kimsenin; “bilemedim” ya da “kandırıldım” kolaycılığına sapamayacağı kadar ayan beyan ortada ve sinsice bize göz kırpmakta!..
Sevgiyle, dostlukla.