Makam koltuklarına gösterdikleri özeni, halkın konutlarından esirgeyenler, bereket fışkıran bu topraklara bina ekip, ölüm biçerken biz, kanın ve gözyaşının renginin kimden akarsa aksın aynı olduğunu bilenlerle çoğalıp,
Depreme kader diyenlerle yaralanıp, utandık!
Bir ülke düşünün ki, topraklarının yüzde doksanı deprem riski altındadır ve bu ülkede ortalama her 10-15 yılda bir yıkıcı felaketler yaşanmaktadır.
Bir ülke düşünün ki, nüfusu 20 milyona yaklaşan mega kentinde her yüz yılda bir büyük depremler olduğu bilinir.
Bir ülke düşünün ki, bir başka kenti son 50 yıl içinde üç kez yerle bir olur.
O ülkede yıkımın ve can kırımlarının sorumluluğu, asıl suçluların kimler olduğunu hepimizin bilmesine karşın, üç beş kişinin sırtına yüklenmeye çalışılır!
İşte asıl deprem o ülkenin insanlarının beyninde ve vicdanlarında patlamıştır.
Bıçak yarası soğudukça acıtır…
Yara sıcakken insanlar yürür, görür, güler, ağlar, hatta belki de kahkaha atar!
Oysa deprem, bıçak yarasından daha acımasız dostlarım!
Çünkü yaralanan salt sen değilsindir; bütün bir çevre, bir semt, bir kent kanamaktadır. Dipten gelen o kısa ve sert vuruşun dehşeti henüz belleğe işlenmemiştir!
Etinde, kemiğinde, saçının telindedir. Kulaklarında, o ürkünç uğultu, senden, hemen yanı başından ve uzaklardan gelen çığlıklar yankılanmaktadır.
Çöken binanın art arda açılan duvarları ve etrafa dağılan beton parçaları arasında, eksi bilmem kaç derece soğuğa rağmen, ancak cansız bedenine ulaşabildiği kızının elini kavrayıp bırakmayan babanın “Rodin’in heykelini” çağrıştıran duruşu, hep ve hala gözlerinizin önündedir.
Yıkıntılar arasında çaresiz kurtarma ekiplerini beklerken, kargaşanın burgacında sevdiklerinize ulaşmaya çabalarken ve sizi arayanlarla karşılaşırken, yardım kuyruğunda itişirken ve göçük altında kalanlara ulaşmaya çalışırken ağlarsınız hatta hıçkırıp kahkahalar atabilirsiniz!
Tıpkı, “ Bayburtlu Zihni gibi gülen, Hoca Nasrettin gibi ağlayan” paradoks dizelerin sanki bugünler için yazılmış olması gibi?
Tarih 6 Şubat Pazartesi’yi gösterirken, Türkiye saat 4.17’de tarihinin en büyük depremlerinden birisiyle daha tanıştı!
Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi merkezli, 7,7 büyüklüğünde ki depreme uykuda yakalanan yurttaşlarımız, ardından Kahramanmaraş-Elbistan merkezli 7,6 şiddetindeki ikinci bir depremle derinden sarsıldı.
Aynı deprem hattı üzerindeki; Gaziantep, Şanlıurfa, Diyarbakır, Adana, Adıyaman, Osmaniye, Hatay, Kilis, Malatya ve Elazığ illeri bu sarsıntıdan ölümcül ölçüde etkilendi.
Yüreklerimiz acıyla kavrulurken, yüzlerimiz kaygı ve korkuyla buruştu.
Telefonlar sustu. Gözlerimizi televizyona diktik ve yıkık evlerin, çatlamış caddelerin görüntüleri bir filim şeridi misali akıp giderken, içimizden yükselen dayanılmaz sıkıntı boğazımıza asılı kaldı!
Yakınlarımızdan, sevdiklerimizden ya da tanımadıklarımızdan haber alamamanın acısı ve hiçbir şey yapamamanın, çaresizliğin acziyle kahrolduk.
Depremden geriye kalan acıların hafifletilmesi adına, dayanışmanın yoktan var eden gücüyle kendimizi avunuyoruz bir süredir.
Kocaman binaların iskambil kağıdı misali yıkılışına cevaplar ararken, bir binaya yetecek demir ve çimentoyla, üç bina çıkartan yüklenicilere verdik veriştirdik. Onları denetlemeyen kurumlara, kuruluşlara, yerel yönetimler de payını aldı kuşkusuz.
Aslında herkesin çok iyi bilindiği, ama bir türlü itiraf edemediği çelişkileri, yeniden tartıştık kendi aramızda.
Nasıl olur da fay hattının üzerine milyonların yerleştiği şehirler kurulur sorusuna, her zaman ki gibi yanıt bulamadık… Kim bulabilir ki?
Bir de timsah gözyaşı dökenlerle, içlerindeki derin acı gözpınarlarını kurutmuş olanları, birbirinden ayıramadık… Kim ayırabilir ki?
Sevgiyle, dostlukla
Yorumlar
Kalan Karakter: