Sözlerden korkanlar seslerden de korkar. Ancak korkunun ecele faydası yoktur. Tıpkı sözleri engelleyemediğiniz gibi, sesleri de engelleyemezsiniz!..
Düşünün… bir dost meclisinde hepinizi duygulandıran, düşündürüp, coşturan müziği dinliyorsunuz. Kimi zaman içli bir halk ezgisi, kimi zaman birlikte çalınan bir gitar konçertosu… Karadeniz’in yaylalarından süzülüp gelen kemençenin çığlığı, apansız Ege’nin karşı kıyısında sirtakiyle buluşup bizi alıp götürmez mi sizi ta uzaklara?
Kuşkusuz ki dünya halkların ezgi yoğun seslenişlerinin notayla bütünleşmesiyle daha bir küçültüyor. Sınırları aşıp, insanları birbirinden ayıran dikenli telleri kaldırıyor. Hepimizi bu dünyanın insanı yapıyor. Tıpkı ülkesindeki faşizmi yaşamı pahasına kınayıp, son ana kadar protesto eden. Önce gitar çalan elleri ezilip ardından katledilen Şili’nin yiğit evladı Viktor Jara’nın gitarıyla faşizme direnişinin kuşaktan kuşağa aktarılışı gibi…
Oğuz Atay diyesi “Cam kırıklarına benzer bazen kelimeler; ağzına dolar insanın… Sussan acıtır, konuşsan kanatır!” Öyle ki, haksızlık, hukuksuzluk, sevgisizlik fışkırıyor her yerden. Bazen insan kendini zor tutuyor. Dişlerini, yumruklarını sıkıp, tırnaklarını avuçlarına kanatırcasına bastırıyor, bastırıyor….Taki sonunda bunalıp hançeresini yırtarcasına “Susma, sustukça sıra sana gelecek” diyerek avazı çıktığınca haykırıyor. Bu sesleniş pek çok toplumsal buluşmada sıkça tekrarladığımız bir slogan. Bu, toplumda duyulan bir çığlık, bir uyanış çağrısı olarak kabul görüyor.
İçinde cebelleştiğimiz sistem nedeniyle ulusça “bir batağın içindeyiz hepimiz; ama yıldızlara bakıyor bazılarımız!” Evet, her kıpırdanışta daha bir derinleşen bir batağa saplanıp kaldık! Oysa dünyanın bütün gelişmiş demokrasilerinde Anayasalar uzlaşma metinleri olarak, toplumun kahir çoğunluğu tarafından; ortak yaşam amacıyla devlete verilen, yetki ve yönetim şekilleri ile bireylerin hak ve özgürlüklerinin sınırlarının belirlendiği, hukuksal toplum sözleşmeleri olarak kabul görürler.
Bizde ise; Anayasa mahkemesi kararları, devleti yönetenler tarafından yok hükmünde sayılıp, yerel mahkeme kararlarının öncelenmesi. Yani “Toplumsal Mutabakat Metninin” reddedilmesi, devlet adına halkın aldatılması anlamına geleceğinden bu durum toplumda güven duygusunu öldürmektedir. Güven öldüğünde ortaya çıkan görece sessizlik kimseyi yanıltmasın. Gün gelir halk mutlaka hesap sorar. Kaldı ki, devleti yönetenlerin yalanı zaten halkı susturmuyor, sadece fırtınayı büyütüyor.
Parti devletini yönetenler tam 24 yıldır, başta seçimler olmak üzere küçük oynamalarla büyük sonuçlar elde ederken, kuşkusuz ki her türden lojistik destekle donatılıydı! Bir rivayete göre muhalefet partileri, seçimlerde vuku bulan usulsüzlükleri görmezden gelip, “masa altından sopa gösteren” ya da ”masa dağıtan” genel başkanlarla yol almaya çalışıyordu!
Öyle ise seçmenler olarak iş başa düşmüştür dostlarım. Demokrasi sadece oy vermekten öteye, verilen oyun hesabını sormaktır da. Eğer sandık halkın sesini değil de bir avuç toplum mühendisinin kemirgenliğini, kötülüğünü yankılıyorsa işte o zaman “Sözün yasaklandığı yerde ses isyan olur!..
Milli irade diye pazarlanan şey, sahne ışıkları söndüğünde dekoru sökmekten ibaretse, bu oyunun adı artık demokrasi değildir. Kaldı ki devletin “beka” diyerek halkı kandırdığı yerin adı vatan olur mu hiç?
Sevgiyle, dostlukla…