Nezaket sınırlarını zorlayan, birlikte yol yürümüş olmaktan doğan müttefikler arası hukuka da açıkça aykırı düşen bir dil ve bunun yarattığı yol kazası, neyse ki büyük bir sağduyu örneği sergilenerek aşılabildi.
Türkiye Cumhuriyetinin ikinci yüzyılını temelden etkileyecek Cumhurbaşkanlığı seçimi için, Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Millet İttifakı” nın ortak adayı olarak ilan edilmesi, kanımca demokrasi beklentisi içindeki seçmen nezdinde, Demokrasi ile Otokrasi arasında tercih yapabilmenin de önünü açmış oldu.
Umuyor ve diliyorum ki, güncel siyaseti algılama zorluğu çeken aklı bir hayli karışık arkadaşlar, tekrar yakalanan ivmenin devamlılığı anlamında tekrar hedef şaşırmazlar!
Çağdaş demokrasilerde hiçbir siyasi partinin, kendi çıkar ve menfaatleri doğrultusunda ilke ve değerlerle bizdeki gibi oynayıp, demokratik teamülleri bu denli örselediği görülmemiştir.
Kuşkusuz bu saptama, anayasal rejimi ile sorunu olmayan, kendilerini hukukla sınırlayan iktidarların bulunduğu demokrasiler için geçerlidir.
Oysa ülkemiz özellikle son yirmi yıllık süreçte; Parti devletine dönüşen ve hiçbir döneme denk gelmeyecek yoğunlukta, “tek adam” iktidarını sürdürmek inadıyla, sürekli gündemlenen anayasa değişiklik talepleriyle karşı karşıyadır.
Yönetim zafiyetinden kaynaklanan tüm olumsuzlukların, sürekli olarak anayasa değişiklikleri yoluyla aşılmaya çalışılması! Bir hukuk devletinde mi, yoksa kabile düzeninde mi yaşadığımız konusunda ciddi kaygılara kapılmamıza neden oluyor.
Çoğu Anayasa Mahkemesi kararlarına karşın gerçekleşen bu düzenlemelerin çoğu, bir yasada bulunması gereken;
Genel, soyut, nesnel olma ve kamu yararına uygun bulunma gibi evrensel ögelerden yoksun olduğu gibi, aynı zamanda kişi yararı gözetilerek, tek kişinin durumunu düzeltmek için çıkarılmış yasalardır.
Anayasalar, devletin kuruluşunu, örgüt yapısını, ideolojik rejimini, temel hak ve özgürlükleri düzenleyip güvenceye alan temel hukuk belgeleridir.
Bu nitelikleri onlara üstünlük sağlamakta, dokunulmamasını gerektirmekte; hukuk devleti ilkesi de buna özen gösterilmesini zorunlu kılmaktadır.
Yüzyıllardır, noktasına virgülüne dokunulmadan aynı anayasa ile yönetilen, temel insan hak ve özgürlüklerine saygılı çağdaş demokratik ülkelerin sayısı hiç de az değildir.
Yüzde kaç oy alışa alsın, bir siyasi partinin öncelikle anayasal düzene uygun davranmak zorunda olduğunu unutmaması gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının başlangıcında, egemenliği ulus adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun;
“Bu anayasada gösterilen özgürlükçü demokrasi ve bunun gerekleriyle belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı”
6. maddesinde de; “Türk ulusunun egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanacağı” vurgulanmış.
Böylece, anayasal ilkeler ve anayasal kurumlarla biçimlendirilen devlet rejimi, iktidar gücünün sınırlarını belirlemiştir.
Devlet rejimini oluşturan anayasal ilkeler ile çatışarak siyaset yapılması, anayasa ile bağdaşmayacağı gibi, her defasında anayasayı değiştirme çabası da “anayasal düzenin” yıpranmasına neden olmaktadır.
Demokrasinin katılımcı ve müzakereci özü unutularak, adamına göre kanun yapma yaklaşımı, iktidarı oyçokluğuyla ele geçirmiş, ancak, hukuk devletinden ve demokrasiden nasibini almamış, Anayasa takıntılı! totaliter yönetimlerin yöntemidir.
Yasaların arkasına dolanarak yapılan her hukuk dışılığı, “yasa arkadan gelir” diyerek meşrulaştıracağını sanan hukuk engelli zihniyet, ne yazık ki devlet katında giderek yoğunlaşmaktadır!
Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkelerin temelden reddeden, anayasal demokrasiyle kavgalı çağdışı bir düşüncenin iktidarda bulunduğu dönemlerde, keyfi davranışların egemen olması kaçınılmazdır.
Hukuka inanmış kişilerin aklının ucuna bile getirmeyeceği bir pervasızlıkla, iktidarda kalma adına anayasayı değiştirme düşüncesi, iktidar gücünün verdiği keyfilikle gündeme getirilebilmektedir.
Ama unutulmamalıdır ki, böyle bir rejimin adı demokrasi olamaz!
Sevgiyle, dostlukla…
Yorumlar
Kalan Karakter: