Depremin üzerinden iki hafta geçti. Zaman çabuk geçiyor... Artık yaşama tutunma ve mucize beklentisi yerini acı gerçekle yüzleşmeye bıraktı.
Ve biz bu denli büyük bir can kırımı ve kitlesel bir travma karşısında henüz yasla ve acıyla nasıl başa çıkacağımızı, yaralarımızı nasıl saracağımızı bilmiyoruz.
Oysa yaşadığımız coğrafyanın depremlere gebe faylarla sarılı olduğunu herkes tarafından pekala biliniyordu!
Ama para hırsı, iktidar doyumsuzluğu, tedbirsizlik, çok değil daha iki yıl önce İzmir depreminin hatırlatmasına rağmen, sanki bu felaketle ilk kez karşılaşıyormuş gibi halen yeni davranış bozuklukların sergilenmesine yol açabiliyor!
Daha depremin ilk gününden itibaren bölgede; halkın, medyanın, gönüllülerin ve kurtarma ekiplerinin ortak kanısı, büyük bir koordinasyon eksikliğine odaklandı.
Bu koordinasyon eksikliği, tüm yetkiyi kendi bünyesinde toplayan merkezi yönetimin,
yereldeki idari birimleri ve belediyelerle arasında işbirliği, yetki paylaşımı ya da basit bir insani ilişki dahi kuramamış olmasından kaynaklanıyordu.
Olası bir deprem ihtimali, bilim insanları tarafından defalarca dile getirilmesine, imar barışı denen izansızlığın yaratacağı riskler hakkında muhalefet milletvekillerinin meclisteki uyarılarına rağmen…
İktidar kaynak yaratmak sevdasıyla, her zaman yaptığı gibi oy çokluğuna güvenerek bildiğini okudu. Dirençsiz binaların denetimsiz bir biçimde yükselmesine, sonuç olarak milyonlarca insanın evsiz kalmasına, binlercesinin hayatını kaybetmesine göz yumdu!
Türkiye bu vurdumduymazlığın rehberliğinde her alanda bilimden uzaklaşıyor. Tıpkı pandemide olduğu gibi, tıpkı içinde bulunduğumuz ekonomik krizde olduğu gibi, bilim insanlarına kulak vermediği için büyük hasarlarla, toplumsal sorunlarla karşı karşıya kalıyor.
Soruna bütünlüklü ve kolektif düzeyde baktığımızda, deprem sahasında yaşanan kuralsızlık hali, klasik sosyolojik ifadesiyle anomi, bireyin kendini toplumsal yapı ve ilişkiler içinde konumlandırmasına engel oluyor.
Öğretilmiş çaresizlik sarmalındaki yurttaşlarımız, artık içeriyi ve dışarıyı birbirinden ayıran, yuva diyebilecekleri güvenli alandan yoksunlar. Bireyi destekleyen ailevi bağlar, sosyal çevre yok, uğruna emek harcanacak bir iş yok. Böyle bir durumda insan kendini büyük bir boşluğun ortasında yapayalnız buluyor.
Deprem bölgesini bir uçtan öteki uca kuşatan bu kolektif travma, kuşkusuz ki aşılamaz değildir. Ortak mücadele ve dayanışma duygusuyla “Yine, Yeniden, Azim ve Kararlılıkla” depremzedelerin, tekdüze de olsa gündelik hayatı yeniden kurabilecekleri bir yaşam alanı ve bu alanda yaralarını saracak bir ortamın oluşturulabilmesi pek ala mümkün.
Nitekim deprem sonrası toplumun farklı kesimlerinden çığ gibi akan yardımları açığa çıkartan dayanışma ve birlik duygusu. Farklılıkları bir kenara itip, hep birlikte hareket etmenin önemini göstermedi mi?
İç siyasette kutuplaştırıcı, dış politikada çatışmacı dilin ülkeyi taşıdığı uzlaşmazlık ortamını dağıtan. Depremin hemen ardından dünyanın dört bir yanından gelen yardımlar, uzlaşıya ve işbirliğine duyulan gereksinimin önemli bir kanıtı değil midir?
Bundan böyle, yaralarımızı sararken içeride ve dışarıda işbirliği ve dayanışma duygusuyla kenetlenip, tasada ve kıvançta birlik duygusunu inşa etmenin zamanıdır diye düşünüyorum.
Sevgiyle, dostlukla…
Yorumlar
Kalan Karakter: