Kader hep güçlülerden yanadır. Tek bir kişiye yıllar boyu kul köle olur.
Sezar, büyük İskender ve Napolyonlara olduğu gibi; çünkü o, kendisine benzeyen, kendisi gibi ele avuca sığmaz insanları sever.
Bazen yazgını kendisini tuhaf bir biçimde önemsiz birine bıraktığı da olur ve bu dünya tarihinin en şaşılacak anıdır. İpler yalnızca birkaç dakika için onun eline geçer.
Fakat böylesi insanlar, kendilerini yiğitliklerle dolu bir büyük oyunun içine sokan bir sorumluluk seli içinde mutlu olmaktan çok korku duyarlar.
Ve bu yazgı oyununun üzerlerine yüklediği yükü, elleri titreyerek bırakırlar.
Yücelik böylesine önemsiz kişilere yalnızca tek bir saniye kendisini bırakır, bunu elinden kaçıranı ise asla bağışlamaz ve ikinci bir kez ona bu olanağı sağlamaz.
Stefan Zweig, Yıldızın Parladığı Anlar adlı kitabında Waterloo adlı minyatürüne böyle başlıyor....
Toplum bilincini oluşturan hiçbir unsuru gerektiği gibi ortaya koyamadık.
Ortak dinimiz, dilimiz, düşüncemizi geliştiremedik.
Ayrışmanın bölünmenin malzemesi yaptık.
Bu bilinci oluşturmak için ülkeyi yönetenlerin bir çok fırsatları oldu. Ama bu fırsatları sadece seçim kampanyalarında kullandılar…
Üreten düşünen sorgulayan bir nesil ortaya konulamadı.
Osmanlı'nın yükselme döneminde de şimdi de bu fırsat olmasına rağmen hep halkın bilinçsizliği üzerine inşaat yapılmaya çalışıldı.
Avrupa'nın yaşadığı Ortçağı halen daha anlayamadık.
Savaş, entrika ve çekişmelerle geçen bin yıllık Türk-İslam tarihini güllük gülistanlık gibi anlatmayla toplumsal bilincin oluşması mümkün olmuyor.
Yazgıları belirleyecek o insanlar bu topraklarda fazlasıyla belirdi. Ama önemsiz birilerinin önüne belirdi. Fakat işte bu insanlar kendilerini bir büyük oyunun, değişimin içine sokan basiretten uzaktılar. Kendilerine yüklenilen yükü elleri titreyerek bıraktılar.
Taşımadılar. O yükün değerini anlamadılar ve kaybolup gittiler.
Korkakların ve basiretsizlerin ve hainlerin yoğun olduğu bu coğrafyada yüreklilerin yüreğini ortaya koymadığı sürece biz hep kuruluş Osmanlı dizileri izlemeye devam edeceğiz…