Ekip olarak hakem hatası yoktu; görevlendirilmiş ve kasıtlı maç yöneten trio görevliler vardı. Futbolda zaman zaman hakem hataları konuşulur. Ancak bazı karşılaşmalarda yaşananlar, hata sınırlarını aşar, kasıt sınırlarına dayanır. Son Fenerbahçe-Trabzonspor karşılaşmasında yaşananlar da ne yazık ki böylesine kara bir tablonun örneğidir. Maçın orta hakeminin bazı kararları tartışmalı olsa da, asıl problem VAR odasında verilmiş olan kararlarda yatıyor. Orta hakem golü vermiş, sarı kartı göstermişti. Ancak VAR’dan gelen bir uyarıyla bu kararlar değiştirildi. VAR hakeminin ismi ise Davut Çelik. Bu isim, Türk futbol kamuoyunda tanınmayan bir figür. Kimdir bu Davut Çelik? Türkiye’de tanıyan, bilen varsa buyursun açıklasın. Böylesine kritik, yüksek tansiyonlu bir maça, bu denli önemli bir görevi neden ona verdiler? Trabzonspor ve Fenerbahçe gibi iki büyük kulübün mücadelesinde görev alacak her hakemin, en üst düzeyde olması beklenirdi. O nedenle birinci derecede suçlu, bu atamayı yapan Türkiye Futbol Federasyonu’dur ve başkan İbrahim Hacıosmanoğlu’dur. İkinci derecede sorumluluk elbette orta hakemindir. Ancak maçın seyrini asıl değiştiren, adeta oyunu katleden kişi, dördüncü VAR hakemidir. Pozisyonu geriye sarıp, topu getirip, olmayan bir faul yaratması ve bunun sonucunda golü iptal ettirmesi, Türk futbolunda yeni bir kara leke olarak tarihe geçti.
ŞAMPİYONLUK PARAYLA DEĞİL İNANÇLA OLUR
Futbolda sıkça dillendirilen “kadro derinliği” kavramı, ne yazık ki tek başına başarıya ulaşmak için yeterli değildir. Asıl mesele, ülkenin namus, şeref ve haysiyet derinliğinde saklıdır. Elbette takımlar zaman zaman güçsüz olabilir. Bugün bir kulüp, örneğin Galatasaray, 75 milyon euroya futbolcu transfer edebiliyorsa; bir diğer kulüp ise yalnızca 25 milyonluk bir bütçeyle yarışmaya çalışıyorsa, bu eşit şartlarda bir rekabet değildir. Geçmişte şampiyon olduğumuz yıllarda Trabzonspor’un kadrosu, kâğıt üzerinde Fenerbahçe ya da Galatasaray’dan daha güçlü değildi. Ama Trabzonspor güçlüydü. Camiası güçlüydü. Takımı yönetenler, kulübün gerçek sahipleri, karakterli insanlardı. Kadro elbette önemlidir ama her şey değildir .İki yıl önce Bayer Leverkusen, Almanya’da şampiyon olduğunda, Bayern Münih’in 8-9 sezonluk hegemonyasını yıktı. Aynı şekilde Napoli, İtalya’da şampiyon olduğunda; Milan, Juventus ve Inter’in çok daha gerisinde bütçelerle mücadele ediyordu. Ama ne oldu? İnanç, takım ruhu ve doğru yapılanma galip geldi. Kâğıt üzerinde Trabzonspor’un bazı büyük takımların gerisinde kalması normaldir. Ama tarih boyunca Trabzonspor hiçbir zaman kâğıt üzerinde “favori” olmadı. Ancak sahada, mücadeleyle, yüreğiyle, oyun anlayışıyla hep “gerçek favori” oldu. Bu nedenle, evet, Trabzonspor’un bu büyük yarışta birkaç önemli oyuncuya daha ihtiyacı olabilir. Ama asıl ihtiyaç, geçmişte olduğu gibi bugün de, karakterli duruş, tutkulu bir camia ve inançlı bir yönetimdir.
FATİH’E SAHİP ÇIKALIM
Fatih hocadan önce, son dönemlerin iki şampiyon teknik direktörü vardı: biri Beşiktaş’ı, diğeri Trabzonspor’u şampiyon yapan isimler. Abdullah Avcı ve Şenol Güneş... İkisi de kendi dönemlerinde belli bir oyun anlayışıyla öne çıktı. Özellikle Abdullah Avcı'nın oyuncu değişikliklerine, oyuna müdahalelerine yönelik eleştiriler, o dönemde de fazlaydı. Çabuk oynamayı tercih eden bir teknik adamdı. Ardından Fatih Tekke geldi. Onun da tarzı farklıydı. Ancak kısa sürede “büyük takım bunu kaldırmaz” sesleri yükselmeye başladı. Gerçekten de halkın beklentisiyle teknik direktörlerin tercihleri zaman zaman örtüşmeyebilir. Fatih, Trabzonspor’a olan aidiyetiyle öne çıkan bir isim. Bir oyuncuyu bir maçta sahaya koyduğunda eleştiriliyor, bir sonraki maçta koymadığında yine aynı şekilde. Bu, teknik adamın o anki maça, rakibe ve takıma göre yaptığı değerlendirmedir. Biz dışarıdan bakarken bu kararlara üzülüyoruz ama eminim ki Fatih hoca bizden onlarca kat daha fazla üzülüyordur. Fatih Tekke, bu toprakların, bu camianın yetiştirdiği son şanslardan biridir. Biz geçmişte sahip çıkılmayan nice değeri kaybettik. Artık bunu tekrar etmemeliyiz. Fatih’e, emeğine, duruşuna sahip çıkmalıyız. Bu yalnızca onun değil, Trabzonspor’un da geleceği açısından hayati bir sorumluluktur.