Bilmem takip edebildiniz mi? Şayet edememişseniz bir büyük fırsat kaçırmış oldunuz benden söylemesi!
Geçtiğimiz günlerde edindiğim, demokrasi kavramına içkin AKP tarafından yayımlanan “İleri Demokrasi Yolculuğu” kitabı sayesinde ben içinde cebelleştiğimiz durumu daha net kavrama olanağına kavuşup aydınlandım! Meğer onca telaşımız boşunaymış, aslında demokrasimiz o yolculukta o denli ilerlemiş, o denli uzaklara gitmiş ki… Artık demokrasiyi görebilene aşk olsun.
Demek ki yüzyıllar boyunca; Aristoles, Locke, Montesguieu, Robespierre… ve daha niceleri demokrasi deyip, kafamızı bir güzel karıştırıp bizi aldatmışlarda ruhumuz dahi duymamış! Hepsi boş, hepsi safsatayaymış meğer. Neyse ki işin doğrusunu bizim “İleri Demokratlar” öğretti de hepimize onların sayesinde bir güzel bilgilenmiş olduk.
Şahsen ben bu güne değin, adil, doğru ve tabii ki demokratik bir yönetimin sadece ve sadece kuvvetler ayrılığı ilkesiyle olanaklı olabileceğine inananlardandım. Yani yasaları belirleyen yasama organı, yürütmeyi gerçekleştiren hükümet ve adaleti sağlayan yargı birbirinden bağımsız olup birbirini etkilememeliydi. Böylece hepsi de denetlenebilir oluyordu. Kaldı ki bu kurgu benim hüsnükuruntum falan değildi. Ben bu prensibi ilk kez dile getiren Aristoteles’in, ardından bunu daha sistematik olarak tanımlayıp ortaya atan John Locke ve Montesguieu’nun yalancısıyım.
İyi ki bu insanlardan daha bilge, neyin ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini onlardan daha iyi bilip, 23 yıldır uygulayan ileri demokrat siyasetçiler gözümü açtılar da… Bu filozofların sürgit “kandırma” riskini bertaraf edebildim!
Hele bu “ileri demokrasi yolculuğu” adlı edebi eserin, millet kavramını açıklayan bir bölümü var ki, cumhuriyetle derdi olan herkesin inanın her derdine deva niteliğinde! Şöyle ki, Cumhuriyetin Kurucu Önderinin; “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir” deyip, buyruğunu TBMM Başkanlık Divanı’nın alnının çatısına kazıdığını cümle alem bilir. (Bilmeyenler de yakında öğrenir.) İşte o gazi mecliste; muhalefet milletvekillerinin verdiği her önerge ve kanun teklifinin iktidar eliyle bypass edilip budanması, meclisin denetim yetkisinin hiçlenmesi… hayli zaman var ki “egemenlik” bağlamında kafamı karıştırıp, moral değerlerimi yerle yeksan ediyordu. Meğer benim bu ikircikli hallerim aslında, çarpık demokrasi kavrayışımdan kaynaklan evhamdan başka bir şey değilmiş.
Nitekim 23 yıllık AKP iktidarına değin ben ve kuşağım, ‘millet iradesi’ denilince; Söz- yetki- karar süreçlerinin kayıtsız koşulsuz millete ait olması gerekliliğini algılayıp uyguluyorduk. Yani milletin her bir ferdinin özgürce fikrini ve duygularını ifade edebilmesi. Kamu yararını gözetip, milletin gönenci için politikalar üretilmesi adına seçtiği kişileri, gerektiğinde eleştirip uyarabilmesi, onlara yön verebilmesi. Özetle bilge önderinin dediği gibi, egemenliğin kayıtsız koşulsuz millete ait olmasını.
Ancaaak… İleri demokrasi söz konusu olunca kazın ayağı hiçte öyle olmuyormuş! İleri demokraside “millet iradesi” dediğimiz şey sandıktan çıkan oy sayısına koşutmuş. Kim daha fazla oy alırsa ‘O’nun dediği olurmuş. ‘O’nun dediğine de ‘millet iradesi’ demek gerekirmiş! Sandıkta daha kalabalık olan (ölülere oy kullandırmak pahasına!) bütün haklara sahip olur, yeterli kalabalığı toplayamayanlar hak, hukuk, adalet diye kıvranıp dururlarmış!
Durun daha bitmedi. Her seçimde aynı uygulama söz konusu olmayabilirmiş. Öyle her seçilenin aldığı oy millet iradesinden sayılmazmış. “Hiçbir şey olmadıysa bile kesinlikle bir şeyler olduysa…” oradaki oylar millet iradesini yansıtmazmış. Böyle durumlarda seçimin hepsini değilse de üçte birini tekrarlamak, o da olmazsa (bir punduna getirerek) seçilenin yerine kayyım atamak ‘ileri demokrasinin’ gereğiymiş.
Ne şanslıyız değil mi?..
İlerisinden vaz geçtim, parlamenter demokrasiyi bile sezemeyip değerini kavrayamamış olsak da, bunları bizim adımıza yapabilen çok sayıda ‘ileri demokrat’ var bu ülkede.
Bizler gaflet uykusundan uyanamadığımız sürece de, daha çook var olacaklar bu gidişle!
Sevgiyle, dostlukla.